45,2229$% 0.07
52,8911€% 0.04
61,2240£% 0.01
6.599,83%0,45
10.751,00%0,47
42.852,00%0,55
02:00
23 Ekim 2026 Cuma
M. Adil ÇETİN
Araştırmacı-Yazar
İLESAM Hatay İl Temsilcisi
adilcetin1@gmail.com
Sonbahar, yaz ile kış mevsimleri arasındaki mevsimdir. Güz, Hazan ve Bağ bozumu isimleriyle de anılır. Kuzey yarım kürede ve ülkemizde Eylül, Ekim ve Kasım; güney yarım kürede ise, Mart, Nisan ve Mayıs aylarına denk gelir.
Bu mevsimde gündüzler kısalır, geceler uzar. Güneş, erken batar. Isı ve ışık azalır. Günler serin, yağmurlu ve rüzgârlı geçer. Kış mevsiminin gelişinin habercisidir. Sonbahar yazdan kışa geçiş dönemidir. Dolaplardan kışlıkların çıktığı mevsimdir.
Çam, ardıç gibi yapraklarını dökmeyen iğne yapraklı ağaçlar hariç ağaçların yaprakları sararmaya ve dökülmeye başlar. Çevredeki çiçekler, otlar ve çimenler kurur.
Renkler sonbaharda güzeldir. Sonbaharda doğa renk cümbüşüne dönüşür. Yeşilin her tonundan sarıya, kahverengiye ve kızıla varıncaya kadar renkler oluşur ve sonunda ömrünü dolduran yapraklar yere düşer.
Sararan yapraklar, sonbaharın işaretlerinden biridir. Bu mevsimde yapraklar dalında gittikçe kurumaya ve renk değiştirmeye başlıyor. Cansızlaşan yapraklar, yerlere dökülüyor ve esen rüzgârla etrafa dağılıyor.

Sonbaharda dökülen yapraklara “gazel” denir. Şehir içinde belediye temizlik görevlileri sık sık bu gazelleri toplarlar.
Sonbahar, doğanın bize sunduğu güzellikleri görebilmeyi sağladığı gibi aynı zamanda hayatın geçiciliğini de düşünmemizi sağlar.
Sonbahar mevsiminde yaprakların ömrünü doldurarak dalından toprağa düşmesi gibi insanoğlu da sonbaharda daha çok kara toprağa düşüyor.
İlkbaharda yeşeren, canlanan tabiat sonbaharda cansız hale geliyor.
Sonbahar bitişlerin ve yeni başlangıçların mevsimidir.
Sonbahar geldiğinde her yere hafiften bir sakinlik gelir. Daha az insanla görüşme ve içe kapanıp kendini dinleme ve bulma arayışları bu mevsimde yaşanır.
Şairler sonbahar üzerine çok şiir yazmışlardır. Roman yazılmıştır. Mehmet Rauf’un üç kişi arasında geçen “Eylül” romanı da bunlardan biridir.
Bir arkadaşım Eylül ismini çok sevdiği için sosyal medyada gerçek ismi yerine bir sonbahar mevsimi ayı olan Eylül ismini kullanıyordu.
Bir arkadaşım yıllardır yayımlamayı düşündüğü şiir kitabına da sonbahar andıran bir isim koymayı düşünüyordu.
Sonbaharı severim. Hüzünlü bir aydır. Dolayısıyla hüzünlü şarkıları ve türküleri seviyorum. Ayrıca hüzünlü insanın ayrı bir duruşu vardır.
Öğrenciler bütünleme sınavlarına Eylül ayında girerdi.
Alpay’ın “Eylül’de gel” adlı şarkısı meşhur olmuştu. Ve Alpay’ı da bir sonbahar ayı Ekim ayında geçen hafta kaybettik. Allah rahmet eylesin.
Bir sonbahar ayı olan Kasım’da Yedigöller gezisine o güzel atmosferi görebilmek ve fotoğraflayabilmek için gitmiştim. Orman rengârenk ve nefes kesiciydi.
Sonbahar mevsimine dair çok anlamlı ve güzel sözler söylenmiş ve yazılmıştır.
İçimizi okşayan, duygulandıran, düşündüren ve tatlı bir hayal âleminde gezdiren en güzel fotoğraflar sonbahar mevsimine aittir.
Sonbahar, tabiatın en renkli ve insanın en duygusal dönüşümlerinin olduğu bir mevsimdir.
Sosyal medyada paylaşılan sonbahar fotoğrafları, videoları ve güzel sözler sayesinde okuyanlarda duygusallık zirve yapar. Geçmişe dalar, yaşanmışlıklar hatırlanır, ruha dokunur ve bir nevi hasret giderilir.
Sonbahar, geçmişe hasreti, geleceğe umudu içinde barındırır.
Sonbahar yaprakları ile kaplanmış bir bahçeye dönüşür etraf. Dökülen yaprakların üzerinde yürürken adeta halının üzerinde yürüyor gibi oluruz.
Sonbahar, değişimi ve dönüşümü temsil eder.
Doğanın en canlı ve en güzel elbisesini giydiği mevsimdir sonbahar.
Sonbahar deyince hüzün, ayrılık, karamsarlık akla geliyor.
Bu mevsimde aşklar sonlanır ve yeni aşkların başlangıcı olur.
Çoğu insanın bir sonbahar hatırası vardır.
*
İÇİMİZDEN DÖKÜLEN SONBAHAR SÖZLERİ
“Sen gidersen ansızın sonbahar olurum, yağmurlar dökülür yanaklarıma.”
“İlkbaharı, yazı boş ver. Herkes âşık olur o mevsimlerde. Seveceksen bir insanı sonbahar yağmurları üzerine yağarken seveceksin.”
“Seversem eğer sonbaharda severim, sevginin sıcaklığı en güzel o zamanda hissedilir.”
“Her ayrılık bir sonbahar aslında, hangi mevsimde olursan ol kalbini üşütür.”
“Hüzünlü bir Eylül sabahında sevmeye başladım seni. Mevsimlerden sonbahardı ama benim gönlümde ilkbahar çiçekleri açmıştı bile.”
“Ah Kasım. Sonbaharın bitişi. Kışın bitişiği. Sert rüzgârlar, üşüten yağmurlar. Beni hasta etmeye en yakın mevsim. Ağaçlar çıplak. Yapraklar yerleri öpüyor. Kasım elleri üşütür bir eldiven seni ısıtamaz. Ama başka bir el ısıtır.”
“Her sonbahar bir vazgeçiş aslında. Aşktan, sevgiden yorulanların, bir ağaç misali yapraklarını döker gibi umutlarından vazgeçişleridir sonbahar.”
“Bitişlerin de kendine has güzellikleri olduğunu gösteren bir mevsimdir sonbahar.”
“Pembeyi, yeşili, maviyi boş verin. Renklerin en güzeli sonbaharda solan ağaçların dallarında saklı.”
“Bir kadını sonbaharda sevmeli, elleri üşürken ısıtmak için, el ele tutuşmak için, yağmurlarda ıslanmasın diye aynı şemsiyenin altında sarılmak için.”
“İnsanlar bir şekilde sonbaharı daha hüzünlü bir mevsim olarak buluyorlar. Kuşların bile soğuk ülkeleri terk edip sıcak ülkelere gidişi bir ayrılığı simgeliyor.”
“Yağmurlu bir günde pencereden dışarıyı izlerken sıcacık evinizde havanın romantizmine kapılabilirsiniz.”
*
ÜNLÜ ŞAİRLERDEN SONBAHAR SÖZLERİ
“Şimdilerde altından geçtiğim bütün ağaçlar yapraklarını döküyor. Havada hazan var, yüreğimde hüzün…” (Cemal Süreya)
“Bir gün aklına gelecek olursam, bana şiir ısmarla. Eylül’ü konuşalım…” (Cemal Süreya)
“En sevdiğim mevsime geldik… Yapraklar sararacak, gök gürültülü yağmurlar yağacak. Sonbahar, hüzündür; hüzün ise, ben demektir.” (Özdemir Asaf)
“Sonbahar gelmişti: Her şeyin renk değiştirip öleceği narin, serin mevsim.” (Knut Hamsun)
“Sonbahar en zor mevsimdir. Yaprakların hepsi dökülüyor ve yere âşıkmış gibi düşüyorlar.” (Andrea Gibson)
“Sonbaharın doğadan çok ruhun mevsimi olduğuna dikkat edin.” (Friedrich Nietzsche)
“Kış bir gravür, ilkbahar bir suluboya, yaz bir yağlı boya ve sonbahar hepsinin bir mozaiği.” (Stanley Horowitz)
“Ama bizim sığınağımız sonbahardı. Cam önleriydi sokağa bakan.” (Edip Cansever)
*
SONBAHARI ANLATMAK
“Sonbahar yeni bir başlangıçtan önce eski bir şeylerin bitmesini simgeliyor. Ağaçlardaki yapraklar dökülmese yenileri çıkmaz, yağmurlar yağmasa gökyüzü açılmaz. Doğa uzunca bir yorgunluktan sonra fazlalıklarından kurtulup derin bir dinlenme uykusuna dalıyor sanki. Bir süre mücadelesine, savaşına, çabalamaya ara veriyor ki, tekrar uyandığında daha güçlü olsun. Güneş yazın daha parlak olmak için dinlenmeye çekiliyor sanki. Hayatınızın planını çizin, evinizde cam önünde çayınızı yudumlarken hayaller kurun. Bırakın endişelerinizi, korkularınızı yağmurlar yıkayıp götürsün ve siz sadece güzel umutlarla doldurun kalbinizi.
Kendinize ağaçları örnek alın mesela. İlkbaharda daha güzel, daha yeşil yapraklar açmak için sonbahar yaprakları ile vedalaşıyorlar. Tertemiz bir sayfa açmak için kendinize zaman ayırın, kendi kendinizle baş başa kalın, dileklerini, umutlarınızı, planlarınızı gözden geçirin.
Sonbahar kızıl örtüsünü örtüyor yollara, sokaklara. Bir zamanlar insan kaynayan, yemyeşil ağaçlarla çiçeklerle parlayan sokaklar artık daha sessiz, daha bir yalnız olmaya başlıyor.
Bir sonbahar resmi canlandırın gözlerinizin önünde. Yağmurları, yağmurdan sonra toprak kokusunu, serin rüzgârları, gök gürültülerini, ağaçlardan dökülen yaprakları, onların yerlerde savruluşunu hayal edin. Bir zamanlar yemyeşil olan doğa artık altın, sarı, turuncu hatta bazen kırmızının tonlarından bir birinden harika renklere bürünmüş hale geliyor. Sanki ağacın dallarına veda etmeden önce son bir kez en güzel halleri ile gösteriş yapmaya çalışıyorlar. Sonbahar kızıl renginin en muhteşem tonlarına ev sahipliği yapıyor. Bu kadar harika rengin bir arada uyum içinde olduğu sonbaharı diğer mevsimlerden ayıran en belirgin özelliği belki de bir bitişi, bir sonu böyle bir şahane şekilde bizlere sunması.”
M. Adil ÇETİN
Araştırmacı-Yazar
İLESAM Hatay İl Temsilcisi
adilcetin1@gmail.com
Bazı insanlar vardır ki memleketinden uzakta yaşasa da memlekete olan sevgisi, bağlılığı, mensubiyeti onu boş durdurmaz. Doğduğu topraklara olan borcunu farklı alanlarda da gösterir. Bir şeyi iyi anlamak için sadece yakınında olmak yetmiyor. Zira yakınlık körlüğü de beraberinde getiriyor. Bazen uzaktan da görebilmek, izleyebilmek icap ediyor. Uzmanlık alanının dışında da birtakım çalışmalar, eserler ortaya koyabilmek çok önemlidir. Bir dönem (28 Kasım 2006-28 Kasım 2010) Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi rektörlüğü yapan Sayın Prof. Dr. Şerefittin Canda, bir tıp profesörüdür. Meslekten emekli olarak İzmir’de yaşıyor. Ama boş durmuyor, sürekli yazıyor.
Zaman zaman telefonla konuştuğum hoş sohbet Sayın Prof. Dr. Şerefittin Canda, son çıkan “Doğunun Kraliçesi Antakya: MKÜ, Deprem, Rektör Canda Dönemi 28 Kasım 2006-28 Kasım 2010” adlı kitabını kargo ile gönderdi. Beraberinde başka kitapları da vardı. Çok teşekkür ediyorum. Bu yeni kitabından dolayı kendisini kutluyorum. Kitap, Ankara’da Akdoğan Yayınevi’nden Eylül 2026 tarihinde çıkmış olup, 25 başlıkta soru-cevap şeklinde yazılmıştır. Kitap 467 sayfadır.

Sayın Prof. Dr. Şerefittin Canda bu kitabında, bir dönem rektörlüğünü yaptığı Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi’ni anlatmaktadır. Rektörlüğü döneminde yaptığı hizmetler, Antakya’nın tarihi, arkeolojik yapısı ve deprem konuları işlenmektedir. Kitapta yazılar, fotoğraflar ve bu konularda yazılmış haberler yer almaktadır. Bir nevi rektörlük yaptığı dört yılın faaliyet raporu gibidir. Bir ilde bulunan üniversite; çeşitli fakülteleri, yüksek okulları ve enstitüleri ile sadece genel anlamda bilim yapmanın, öğrenci yetiştirmenin ötesinde bulunduğu bölge, il ve ilçeleriyle de ilgili çalışmalar yapmak durumundadır. Bölgenin tarihi, coğrafyası, eğitimi, sosyolojisi, tarımı, sanayisi, ekonomisi, kültürü, turizmi, şehir planlaması gibi konularda çalışmalar yapması ve öncü rolü üstlenmesi gerekir. Bu konularda Sayın Prof. Dr. Şerefittin Canda’nın gayretleri büyük olmuştur. Özellikle üniversitenin büyütülmesi, öğrenci sayısının artırılması hususunda yaptığı çalışmalar neticesinde Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi bugünlere gelmiştir.
Yazar Prof. Dr. Şerefittin Canda, kitabın Önsöz’ünde şu açıklamaları yapıyor: “Bu kitap, basındaki haberler eşliğinde, Hatay’da görevli olduğum dönemde yapılan işlere ve yaşamımın bir dönemine ayna tutan “otobiyografik” bir belgedir.
Öncelikle şunu söylemeliyim ki,
Antakya’da görev yapanların, başarılı olması için;
-Doğanın coşkusuna, gastronomiye,
-Antik tarihin izlerine ve
-Renkli yerel kültüre bakılması gerektiğini unutmamalıdır.
Şu dört gerçeğe dikkatinizi çekmek isterim;
M. Adil ÇETİN
Araştırmacı-Yazar
İLESAM Hatay İl Temsilcisi
24 Eylül 2026 tarihinde Perşembe günü telefonum çaldı, baktım Hatay Antakya’dan emekli eczacı güzel insan Ömer Bayraktar Ağabey. Hoş beş ettikten sonra, “Ömer Bayraktar’ın Seçtikleriyle Şarkı Sözü Antolojisi” adlı bir kitap hazırlayıp, bastırdığını, benim görüşlerime ihtiyacı olduğunu söyledi. “Hatay’a Antakya’ya geldiğinde muhakkak görüşelim. Hem kitabı takdim ederim, kitabımla ilgili görüşlerin de benim için önemli, hem de şiirlerimi bir kitaplaştıralım, sen bu konularda tecrübelisin” dedi. Ben de “hay hay memnuniyetle” dedim. Depremden sonra Eskişehir’de yaşamaya başladığım için Antakya’ya gelmem belki uzun sürer gerekçesiyle kitabı bana kargo ile göndermesini rica ettim. Bir gün sonra yardımcısı telefon ederek “Adil Bey, ben Ömer Bayraktar’ın yardımcısıyım, kitabı şimdi Sürat Kargo’ya verdim, birkaç güne kadar elinize geçer.” dedi. Ben de teşekkür ederek Ömer Beye selam ve saygılarımı iletmesini söyledim. Kitap, üç gün sonra karga ile geldi. 2025 yılında İzmir’de basılmış olan kitap 154 sayfadır. Kitabın kapağını açtığımda bana hitaben yazdığı ve imzaladığı yazı şöyle:
“Çok değerli kardeşim
Başarılı yazar dostum
Sağlık ve mutluluklar dilerim.
Sevgiler, saygılar.
Ömer Bayraktar
25 Eylül 2026”

Öncelikle bu kitaptan dolayı Ömer Bayraktar Ağabeyimi kutlarım. Ayrıca bana imzalayarak gönderme nezaketinde bulunduğu için de teşekkür ederim.
“Ömer Bayraktar’ın Seçtikleriyle Şarkı Sözü Antolojisi” adlı kitapta değişik makamlarda bestelenmiş 278 şarkının sözleri bulunmaktadır.
Saygıdeğer Ömer Bayraktar’ın, kitabın başında önsöz niyetine yazdığı yazıdan bazı satırlar:
“Müzik büyüleyici ve birleştirici bir dosttur ve güzelliğin gönlümüzde raks etmesidir.
Müzik ve şarkılar doğanın bize armağanıdır ve yürekten yüreğe giden en kısa yoldur.
Şiir ise ses ile söz arasında bir şarkıdır ve hayatın nağmesidir. Aynı zamanda şiir bize duygularımızla düşünmeyi öğretir.
Ben de bazen kederden bazen neşeden şarkılar, türküler söylüyor şiirler okuyorum.
Müzikte, şarkıda, türküde, şiirde şifa veren melodiler, sesler var. Bu güzellikler beni yaşatıyor.
Edebiyat, tarih felsefe insanı yücelten değerlerdir. Bu değerler insanın insanlığına katkıda bulunur.”
*
Kitapta yer alan bazı şarkı sözleri şöyle:
AŞKIN KANUNU
Aşkın kanununu yazsam yeniden
Kimi ümitleri yel alır gider
Kimi benim gibi sever gönülden
Kimi senin gibi el olur gider
Dünyanın bir yazı bir kışı vardır
Her yolun bir sonu bir başı vardır
Her aşkın sonunda göz yaşı vardır
Akar damla damla sel olur gider
Boş yere bekleme geçen günleri
Böyledir ne yazık ki ezelden beri
Kimi benim gibi sever gönülden
Kimi senin gibi el olur gider
*
“Ada Sahillerinde Bekliyorum” adlı şarkı sözünde sevdiğine şöyle sesleniyor:
“Ada sahillerinde bekliyorum
Her zaman yollarını gözlüyorum
Yârim seni seviyor istiyorum
Beni şad et Şadiye’m başın için”
*
“Gülünce Gözlerinin İçi Gülüyor” adlı şarkı sözünde ise sevgili şöyle anlatılıyor:
“Gülünce gözlerinin içi gülüyor
Kendimi senden alamıyorum
Bilmem, bakışların neler söylüyor
Cesaretim yok ki soramıyorum
İçime dert oldu mahzun bakışın
Seni düşünmeden duramıyorum
Beni öylesine aldın ki benden
Kendimi arayıp bulamıyorum”
*
“Gönül Penceresinden Ansızın Bakıp Geçtin” adlı şarkı sözünde de şu duyguları ifade ediyor:
“Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin
Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin
Mademki son şarkının kırık bir güftesiydim
Niçin yarım bıraktın, neden bırakıp geçtin
Ne çok sevmiştim seni, ne çok hatırlar mısın
Aşiyan yollarından ses versem duyar mısın
Hala beni düşünür ve hala ağlar mısın
Bir bahar seli gibi yolumdan akıp geçtin”
*
Ve “Çırpınırdı Karadeniz” sözleriyle Türk’ün bayrağına olan kabaran duygular şöyle dile geliyor:
“Çırpınırdı Karadeniz
Bakıp Türk’ün bayrağına
Âh ölmeden bir görseydim
Düşebilsem ayağına
Ayrı düştüm dost elinden
Yıllar var ki çarpar sînem
Vefalı Türk geldi yine
Selâm Türk’ün bayrağına
Sırmalar saç sağ soluna
İnciler dizin yoluna
Fırtınalar dursun yana
Yol ver Türk’ün bayrağına.”
*
Kitapta daha nice güzel şarkı sözleri bulunmaktadır.
Duygu dolu bu şarkı sözlerini bizlerle buluşturan güzel insan Sayın Ömer Bayraktar, 13 Kasım 1932 tarihinde Hatay’ın Antakya ilçesinde doğmuş. İlk, orta ve lise eğitimini doğduğu ilde tamamlamış. Liseyi bitirdikten sonra Ankara Askeri Tıbbiye’ye kayıt olmuş sonra İstanbul askeri Eczacılık Yüksekokuluna geçmiş ve 1960 yılında mezun olup Antakya’da eczanesini açmış. Çocuk Esirgeme Kurumu Başkanlığı, Verem Savaş Derneği Başkanlığı, Antakya Lisesi’nde fizik-kimya öğretmenliği, Antakya Belediye Başkanı Şükrü Güçlü’nün rahatsızlığı üzerine uzun süre belediye başkan vekilliği görevlerinde bulunmuştur.
2015 yılında Anayasal kurum olan TÜRYAK konseyi tarafından Hatay’ın kıdemli bilge ve örnek vatandaşı seçilmiş.
Evli, iki evlat babası, bir gelin ve bir damadın kayınbabası ve dört torun dedesidir.
Sayın Ömer Bayraktar, oldukça kibar ve beyefendi bir kişiliktir. Bulunduğu topluluklarda özellikle divan şiirinden örnekler sunar. Şairlik yönü de vardır. Çok sayıda şiiri bulunmaktadır. Şiirleri bir kitap haline gelmeyi bekliyor.
Sevgili arkadaşım Kültür Kentler Birliği Platformu Hatay İl Temsilcisi Nebih Nafile’nin organize ettiği “Yaşayan Değerler Ziyareti”ni 02 Şubat 2019 tarihinde Antakya’da evime gelerek yapmışlardı. Kalabalık grup içerisinde Ömer Bey de vardı. Burada da divan şiirinden okumalar yapmıştı. Eşimle birlikte gelen misafirleri ağırlamıştık. Ziyaretleriyle bizi onurlandırmışlardı.
Kasım 2019’da hazırladığımız “Yürekler Dile Geldi” ortak kitap çalışmasında kendisi de “Anılarımdan” başlıklı yazısıyla yer almıştı.
Nebih Nafile arkadaşımla birlikte Ömer Ağabeyi evinde birkaç defa ziyaret etmiştik. Ziyaretlerimizde hep kitaptan, şiirden, Hatay’dan konuşurduk. Her daim hayata bağlı, hayat dolu, geleceğe dair planları olan biridir.
Zaman zaman değişik etkinliklerde birlikte olduğumuz, güzel anlar geçirdiğimiz insanlardan 6 Şubat 2023 depremiyle ayrı düştük, her birimiz bir yerlere dağılmak mecburiyetinde kaldık. İnşallah bir gün tekrar buluşuruz.
Saygıdeğer Ömer Bayraktar Ağabeye, güzel ailesiyle birlikte, sağlıklı, huzurlu ve şarkı, türkü, şiir dolu bir ömür diliyorum.
M. Adil ÇETİN
Araştırmacı-Yazar
İLESAM Hatay İl Temsilcisi
Hatay’da yaşadığımız depremde çok büyük acılar yaşayan arkadaşımız Nuray Bulgurcu Beşerikli’nin derlediği ve yirmi dört yazarın yazılarının bulunduğu “Kalbe Dokunan Zamanlar Şifa Veren Satırlar” adlı kitap Konya’da Kiba Yayımcılık’tan Nisan 2026’da çıkmış olup 96 sayfadır.

Kitabı, depremden sonra benim gibi Eskişehir’de yaşamaya başlayan Dr. Muhsin Boz bir buluşmamızda imzalayarak hediye etti. Kitapta Dr. Muhsin Boz’un da bir yazısı yer alıyor.
Kitabın Sunuş yazısı da Nuray Bulgurcu Beşerikli tarafından yazılmış.
Kitapta yazısına yer verilen yazarlar şunlardır: Acibe Sıkar, Alihan Demir, Asya Akkaya, Aydan Yalçın, Aysun Aksoy, Büşra Saman Beşerikli, Ebru Güneyan, Faik Güçlü, Fevzi Yavuz, Hatice Güçlü, Mehmet Yetek, Muhsin Boz, Mutia Şahutoğlu, Necla Daloğlu, Nilgün Yener, Nuray Bulgurcu Beşerikli, Nuray Öngeç, Özlem Okutur, Sedat Cereci, S. Berrin Güneş Kolaşin, Selma Sayar, Şenay Demirtaş, Tuba Mert, Yonca Yaşar.
Kitabın tasarımı 2019 yılında yapmış olduğumuz “Yürekler Dile Geldi” adlı kitaba benziyor. Önce yazarın kısa bir özgeçmişi verilmiş sonra da yazısı yer almıştır.
Kitapta asrın felaketi olan deprem konusu da işleniyor. Bir şehrin yıkılışında yaşanmış dramlar da konu ediliyor. Bir yazıda depremde enkazın altında kalan bir annenin zor şartlarda, daracık bir alanda bebeğini emzirmesi ve sonunda annenin bebeğe can verişi, annenin ise enkaza teslim oluşu anlatılıyor. Daha önce yazdığım bir yazıda yaşanan depremle ilgili ne şiirler, ne hikâyeler, ne romanlar, ne araştırmalar çıkacak diye yazmıştım. Depremin edebiyata yansımalarını görüyoruz. Bu kitap da onlardan biri.
Kitabı okurken altını çizdiğim bazı satırları paylaşmak istiyorum.
Kitabı derleyen Nuray Bulgurcu Beşerikli, Sunuş yazısında kitapla ilgili olarak şunu yazıyor:
“Öykü, deneme, anı dizini olarak oluşturduğumuz bu edebiyat projesi; “Şifa Veren Satırlar” adıyla ortak bir kitaptır. Her satırı ayrı bir emeğin ve birikimin yansıması olan ve pek kıymetli yazarlarımızla oluşturduğumuz derlemeyi anlamlı kılan; “Kırılma anlarını, durup nefes aldığımız zamanları, ayağa kalkmayı, cesareti ve umudu dürüstçe bir araya getirmek” amacına yaslanmasıdır. Büyük iddialardan çok samimi cümlelerin, yüksek seslerden çok içtenlikli susuşların ve değişimin getirdiği farkındalığın peşinde olup umudun dönüştürücü etkisini satır aralarında bizzat deneyimlemenin gücüne tanıklık ediyor. Hikmetten süzülen, kalbe sessizce dokunan, dayatmayan ama irşad eden bir dille… Mevlâna’nın yaptığı gibi; “Söylemem, hatırlatırım.” Misâli…
“Şifa Veren Satırlar”, ruhun kendine dönüş yolculuğuna eşlik etmek için yazılırken, şifa olgusunun; “düzeltmekten önce anlamayı, yargılamadan önce şefkati, susmaktan önce duymayı ister.” gerçeğine dikkat çeker. Psikoloji bize zihnin yollarını anlatır; maneviyat ise kalbin yönünü… Bu satırlar, ikisinin kesiştiği yerde şifa niyetine durur. Buradaki her yazar, sözü çoğaltmak için değil, fazlalığı eksiltmek için yazmıştır.” diyor.
*
Acibe Sıkar’ın, “Islak Roman” başlıklı yazısından bazı satırlar:
“Çünkü susmak, yalnızca sessiz kalmak değil, insanın kendi içinde çürümeye terk edilmesine neden olan en ağır yalnızlıktı.
Yazmak, insanın içinde sıkışmış duyguları dışarı aktarma biçimidir. Şifa veren sözcükler, sızlayan yeri fark etmek içindir. Büyük sözler kurmadan, küçük cümlelerle ayakta kalabilmektir. Umut bazen bir sayfanın köşesinde bekler, bazen yıkıntıların arasından kurtarılmış bir satırda, bazen de suskunluğu aşmış bir dağın hafızasında. Ve şifa, bazen tek bir cümleyle başlar.” (Nuray Bulgurcu Beşerikli, Kalbe Dokunan Zamanlar, Kiba Yayımcılık, 1. Baskı: Nisan 2026, Konya, s. 7, 10)
*
Muhsin Boz’un “Kalp Ağacı” başlıklı yazısından bazı satırlar:
“Anne bu sırada suda, aşağı yukarı bir buçuk metre uzunluğunda kuru bir ağaç dalı gördü. Sekiz-ona yakın küçük dal, küçük dalların da sekiz-ona yakın dalcığı vardı. Bir hazine bulmuşçasına dala saldırdı, sudan aldı. Su damlaları pat pat damladı ayak uçlarına. Annenin gözlerindeki ışıltı kızların dikkatinden kaçmadı. Sormadan, sorgulamadan sevindiler bu duruma ama nedendi acaba?
Eve dönüldüğünde anladılar ışıltının sebebini. Anne, eve varır varmaz yatak odasına dalmış, elbise dolabından 45-50’ye yakın üç boyutlu, kumaştan kalpleri almış, ağaç dalının dalcıklarına, budaklarına asmıştı bile. Rengârenk bir kalp ağacı!
Küçük kız merakla sordu: “Ne zaman yaptın bu kadar kalbi, anne? Hem içlerini neyle doldurdun?”
“Babanın memleketinde, sizin de okulda olduğunuz şu yirmi günde. Eskimiş kumaşları atmıyorum. İçlerini elyaf doldurup kalp şekline çeviriyorum. Halkalar ekleyip astım şu dala. Kötü mü olmuş?”
“Ah, anne!” deyip sarıldı büyük kız annesine. Ardından küçük kız. Sevinç yumağı!
Kendine ilk gelen büyük kız oldu. “Peki, ne demek istiyorsun bu ağaçla?”
“İnsanları birbirinden ayıran pek çok özellik var. Irk derler: siyah, beyaz, kızıl, sarı… Din derler: Hıristiyan, Müslüman, Yahudi, Zerdüşt, Budist… Her dinin birkaç mezhebi, tarikatları… Dil derler: Fransızca, Türkçe, İngilizce, Almanca, İspanyolca, Arapça… İnsanları birbirinden ayırmak, sonra sorunlar çıkarıp savaşları sürgit yapmak için onlarca, yüzlerce özellik. Tüm insanların tek bir ağacın meyveleri olduklarını anlatmak istedim. Kardeşler arasında ufak tefek farklılıkları kalplerin değişik renkleriyle anlattım, resmini çizdim, fotoğrafını çektim.”” (s. 55, 56)
*
Mutia Şahutoğlu’nun “Kendi Kaderini Kendin Çiz” başlıklı yazısından bir cümle:
“Aykırıysanız çoğulun karşısında yalnızsınız.” (s. 58)
*
Depremde kızını, torununu ve yakınlarını kaybetmiş olan Nuray Bulgurcu Beşerikli’nin “Her An Yeni Bir Yaratılış” başlıklı yazısından bazı satırlar:
“Değişen de insan, değiştiren de… Son yıllarda ölümle arama mesafe koyamadım. Bilerek değil; hayat zorla yaklaştırdı. Sevdiklerim bir gün vardı, ertesi gün yoktu. Ne yarın kaldı ne de “bir ara yaparız.” Zamanı biriktiremezsin. “Sonra yaşarım” diye bir şey yok. Ve hayat kimseyi beklemiyor.
Bunca ölüm, bunca ayrılık ve peş peşe gelen felaketlerden sonra şunu fark ettim: Ölümden korkmuyoruz aslında. Yaşamamaktan ya da yaşamamış olmaktan korkuyoruz. Bir de silinmekten… İnsan sandığından kolay siliniyor. Ve bir zamandan sonra daha az şeye sahip olmayı, daha çok şeye tanık olmayı önemsiyor insan.” (s. 68)
*
Şenay Demirtaş’ın “Sevgili Sen” başlıklı yazısından bazı satırlar:
“Biliyor musun, o adamı hiç istemedim, hiç! Kaç kez anlattım istemediğimi… “İstemiyorum” dediğimde babam bana bıçak çekmişti. “Ben bir söz verdim, ismimizi yere düşürme” diye nasıl zorbalamıştı… Allah aşkına, yüzünü bile görmediğim birini nasıl isteyebilirim?
Durumu iyiymiş, arabası varmış, Arabistan’da çalışıyormuş… Bunların benim için hiçbir önemi yoktu ki! On beş yaşındaydım. O zamanlar sokakta oyun oynardık. Çocuktum… Sonra ne oldu? Bıçak çekerek üzerime yürüyen, beni zorla bu evliliğe razı eden babam; yıllar sonra “Çocuklarını bırak gel, bu adamdan ayrıl” diye az mı eziyet ettiler… Ahh… Bugüne kadar çok zorluklar yaşadım ama hepsinin üstesinden geldim. Kaderimiz benziyor mu seninle? Biz çocuk gelinlerdik; çocuklarımızla beraber büyüdük…” (s. 87)
*
Tuba Mert’in “Dışarıda Değil İçeride” başlıklı yazısında umut hakkında yazdıklarından:
“Umutlu insanların ortak özelliği, şükredecek çok şey bulmalarıdır. Her şeyi elde edemeyeceklerini bilirler. Sahip olduklarının anlamını içselleştirebilirler. Ulaşmak için seçtikleri hedefler başkalarına zarar vermez. Kendilerinin daha iyi versiyonlarını yaratmak için çabalarlar. Sonuç ne olursa olsun sakin, dingin, mutludurlar. En tehlikeli olan ise insana bağlanan umuttur; çoğu zaman hüsranla sonuçlanır. Çünkü insan, kendi içinde tutarsızlıklar taşıyan bir varlıktır. Bugün söylediğini yarın unutabilir ya da bugün yaptığını yarın inkâr edebilir. Değişen koşullar kadar değişen duygular da insanın doğasına dâhildir. Bu yüzden insanı sabit bir dayanak noktası olarak görmek, umut için kırılgan bir zemin oluşturur. İnsanlar umudu bazen istemsiz şekilde bir başkasının iradesine emanet eder. Emanet ettiği kişinin değişmesini, anlamasını, kalmasını ya da vazgeçmemesini bekler. Oysa umut başkasının insafına kaldığında ya da özgürlüğü ile sınandığında gücünü yitirir. Çünkü bizler başkasının iradesi üzerinde mutlak hâkimiyete sahip değiliz.
Bir başka açıdan bakıldığında da insana bağlanan umut, beklentiye dönüşür. Beklenti karşılanmadığında nur topu gibi bir hayal kırıklığı üretir. Umut ile beklenti arasındaki bu ince fark gözden kaçtığında, umut masumiyetini yitirir; hesap soran bir talebe dönüşür. Bu noktada hem umut eden hem umut edilen bu yükün altında ezilir.
Belki de bu nedenle umut insana değil; değerlere, ilkelere, anlamlı hedeflere ya da insanın kendi sorumluluğuna, çabasına, azmine bağlanmalıdır. Böyle bir umut, hayal kırıklığı üretse de insanı yıkmaz. Çünkü kaynağı dışarıda değil, içeridedir.” (s. 91, 92)
M. Adil ÇETİN
Araştırmacı-Yazar
İLESAM Hatay İl Temsilcisi
adilcetin1@gmail.com
ZOR VE KOLAY ZAMANLAR
Dubai’nin kurucusu Şeyh Rashid’e ülkesinin geleceğini sordular, o da şöyle cevap verdi: “Dedem deveye bindi, babam deveye bindi, ben Mercedes sürdüm, oğlum Land Rover sürdü ve yeğenim Land Rover sürecek ama büyük torunum deveye binmek zorunda kalacak…”
Bu neden?
“Zor zamanlar güçlü insanlar, güçlü insanlar kolay zamanlar yaratır. Kolay zamanlar zayıf insanlar yaratır, zayıf insanlar zor günleri yaratır.”
Pek çok kişi anlamaz ama sen asalak değil savaşçı yetiştirmelisin…
Tüm gün uyuyan çocuğunuza her şeyi bedava verdiğinizde aynı şey. Evde bir kaybeden yetiştiriyorsun.
SÜRÜ OLAMAMAK
Rivayet bu ya. Bir gün köpekler âleminin ileri gelenlerinden birkaçı bir araya toplanmışlar.
KIRK YILLIK KANİ, OLUR MU YANİ?
Müslüman Türk müezzin, mahallesindeki bir Hıristiyan papazın kızına âşık olur. Kızı babasından istemek için hatırı sayılır kişileri dünür gönderir. Papaz, kızını vermeyi kabul eder. Ancak bir şartla: Müslüman müezzin Kâni Efendi, Hıristiyanlığı kabul ederse.
Ne yapsın Kâni Efendi? Papazın şartını kabul ettiğini bildirir. Hıristiyan âdetlerine uygun olarak, önce kilisede Kâni Efendi vaftiz edilerek Hıristiyanlaştırılacak, sonra aynı kilisede nikâh kıyılacaktır.
Kâni Efendi, vaftiz töreniyle Hıristiyan yapılırken, Müslüman adı olan Kâni ismi de kafiyeli bir isimle değiştirilir. Yani Efendi adını alır. Vaftiz yapanlar, Kâni Efendi’yi kol ve bacaklarından tutup sallayarak “Eskiden Kâni idin, şimdi oldun Yani” sözleri eşliğinde havuza atarlar. Kâni Efendi, yeni ismiyle papazın kızıyla nikâhlanır. Artık evlilik gerçekleşmiştir. İstanbul’da o kış çok soğuk geçer. Boğazın suları donmuştur. Hıristiyanların vejetaryen orucu da kışa rastlar. Et yemedikleri için zayıf düşerek hastalanırlar. Yani Efendi’nin kayınpederiyle akrabaları, damatlarından yardım isterler: Sen eskiden Müslüman’dın, balıkçılar arasında tanıdığın vardır. Bize balık bul da et gıdamızı alalım!.. Yani Efendi, bu fırsatı kaçırmaz. Onları yemeğe davet eder. Yemekte balık yeneceğini de haber verir. Sofralar hazırlanır. Herkes oturur, ancak sofraya kızarmış tavuklar getirilir. Papazlardan bir itiraz başlar:
ANNE KALBİ
Delikanlının biri, katı yürekli bir kızı kara sevda ile sever ve onunla evlenmek ister. Ancak katı yürekli kız, korkunç bir şart ileri sürer: