DOLAR

45,2229$% 0.07

EURO

52,8911% 0.04

STERLİN

61,2240£% 0.01

GRAM ALTIN

6.599,83%0,45

ÇEYREK ALTIN

10.751,00%0,47

TAM ALTIN

42.852,00%0,55

İmsak Vakti a 02:00
Hatay HAFİF YAĞMUR
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Arş. Yz M. Adil Çetin

Arş. Yz M. Adil Çetin

31 Temmuz 2026 Cuma

Kuyruk Acısı!..

Kuyruk Acısı!..
0

BEĞENDİM

ABONE OL

M. Adil ÇETİN
Araştırmacı-Yazar
İLESAM Hatay İl Temsilcisi
adilcetin1@gmail.com

Fakir ve yaşlıca bir adam, ormana gitmiş. Amacı, ailesinin ısınma ihtiyacını karşılamakmış. Odun keserken, arkasında bir ses işitmiş. Arkasını döndüğünde, devasa bir yılan olduğunu görmüş. Korkmuş ve koşmaya başlamış.
Yılan onu takip ediyormuş. Adam koşarken, yere düşmüş. Yılanın kendisini öldüreceğini anlayıp dua etmeye başlamış. Allah’ın kudreti bu ya, adam dua ederken, yılan dile gelmiş.

  • “Neden koşuyorsun.? Amacım sana zarar vermek değil. Ben çok yalnızım, kimsem yok. Bu orman benim için çekilmez oluyor çoğu zaman. Tek istediğim seninle arkadaş olmak.” demiş.
    Yaşlı adam şaşkın. Canını kurtardığı için mi sevinsin, konuşabilen bir yılan olduğuna mı şaşırsın, bilememiş. Şaşkınlığını attıktan sonra yılan ile sohbet etmeye başlamışlar. Saatler boyu sohbet etmişler. Yaşlı adam kendi sorunlarını, yılan kendi dertlerini anlatmış. Karanlık çöküp de ayrılma zamanı geldiğinde, yılan, yaşlı ve fakir adamı evinin önüne kadar götürmüş. Büyük bir altın çıkarıp, yaşlı adama dostluğunun karşılığı vermiş.
    Günler böyle ilerlemiş. Aylar yılları kovalamış. Yılan ile yaşlı adam iki iyi dost olmuş. Yaşlı adamın ne zaman başı sıkışsa, yılan, inine gidiyor, büyükçe bir altın kütlesi çıkararak, yaşlı adama veriyormuş. Yılan da yaşlı adam da birbirlerini seviyorlarmış.
    Günün birinde yaşlı adam hastalanmış. Yatağa düşmüş. Birkaç gün sonra evde yiyecek bir şey kalmadığını görünce, oğlunu çağırmış. Yılan ile olan dostluğunu anlatmış. Benden selam söyle, durumumuzu anlat, sana hediye verecektir, diyerek oğlunu yılana göndermiş.
    Oğlu, ormanın yolunu tutmuş. Babasının anlattığı yere gelmiş. Birden yılan ininden çıkmış ve devasa bedeniyle oğlanın üzerine gelmiş. Çocuk korkudan sesini çıkaramamış önce. Yılan, tam çocuğa zarar verecekken, çocuk nihayet ses çıkarmış ve babasının gönderdiğini söyleyerek, yiyecek bir şeylerinin kalmadığını, durumlarının kötü olduğunu, babasının hasta olduğunu anlatmış. Yılan, oğlanı dinledikten ve dostu için üzüldükten sonra yuvasına dönmüş. Az sonra ağzında bir büyük altın parçası ile çıkagelmiş. Çocuğa vermiş. Babası için çok üzüldüğünü, onun için dua edeceğini, ne zaman başları sıkışsa ona gelebileceğini söyleyerek çocukla vedalaşmış.
    Şeytan bu ya, yılan tam yuvasına dönerken, oğlan, yılanın yuvasında böyle altının çok olacağını, yılanı öldürürse hepsine sahip olacağını ve ömürlerinin sonuna kadar rahat yaşayacağını düşünmüş. Bulunduğu yerden kocaman bir kaya alarak yılana fırlatmış. Kaya, yılanın kuyruğuna denk gelmiş ve yılanın kuyruğunu koparmış. O can acısıyla yılan çocuğu sokmuş ve öldürmüş.
    Bu olaydan aylar sonra yaşlı adam yılanın yuvasına gitmiş. Yılana seslenmiş.
  • “Yılan kardeş, bizim oğlan cahildi, aza kanaat etmezdi, hep daha fazlasını isterdi, büyük bir suç işledi ve cezasını çekti. Allah onu affetsin. Bizim oğlanın suçunu bana niye yüklüyorsun? Benim ne suçum var? Biz iki iyi dosttuk, yine dost olarak kalabiliriz. Gel bu küskünlüğe son verelim, yeniden dost olalım.” demiş.
    Yılan kafasını yuvasından çıkarmış, yaşlı adama bakmış.
  • “Bende bu kuyruk acısı, sende evlat acısı olduğu sürece biz dost kalamayız.” demiş.
    İnsan ilişkilerinde dikkatli olmak gerekiyor. Kısa vadeli değil uzun vadeli ve sağlıklı ilişkiler içerisinde olunmalıdır. Beklenmedik ağır acılara sebebiyet vermemek, fırsatçılık yapmamak, iyi niyeti suistimal etmemek gerekir. Güven duymak ve güvenilir olmak çok önemli bir meziyettir.
Devamını Oku

Siyasette Renkli Bir Kişilik: Osman Bölükbaşı

Siyasette Renkli Bir Kişilik: Osman Bölükbaşı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

M. Adil ÇETİN

Araştırmacı-Yazar

İLESAM Hatay İl Temsilcisi

adilcetin1@gmail.com

Uzun nutukları, hazır cevap oluşu, espri yeteneği güçlü, dürüst, namuslu ve renkli bir siyaset adamıdır Osman Bölükbaşı. Fransa’da Nancy Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik ve Fizik Bölümü’nden mezun olmuştur. Bir müddet İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde matematik öğretmenliği yapmıştır. Öğretmenlikten istifa ederek siyasete atılmıştır.

Osman Bölükbaşı ve Alparslan Türkeş

Demokrat Parti’de parti müfettişi olarak başlayan siyasi hayatı Millet Partisi kuruculuğu ve Kırşehir milletvekilliği, Millet Partisi’nin kapatılmasından sonra Cumhuriyetçi Millet Partisi’nin kuruculuğu ve Kırşehir milletvekilliği ve Cumhuriyetçi Millet Partisi Genel Başkanlığı, Cumhuriyetçi Millet Partisi ile Türkiye Köylü Partisi birleşmesiyle Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi adını alması ile partinin Genel Başkanlığına seçilişi, partiden istifa ederek Millet Partisi’ni yeniden kurması ve Genel Başkanlığını yapması, genel başkanlıktan istifası ve 10 gün sonra tekrar göreve dönmesi ve genel başkanlıktan istifası, sonunda Millet Partisi’nden ve milletvekilliğinden de de istifa ederek siyasete veda etmiştir. “Aktif politikanın dışındayım. Ama Türkiye’yi yürekten düşünenlerin her zaman içinde olacağım” demiştir.

Kürsüdeki konuşma süresi ortalama iki ila iki buçuk saat olan Osman Bölükbaşı, Türkiye kürsü konuşma rekorunun da sahibidir. 1967 yılında yapılan Düzce mitinginde aralıksız sekiz saat otuz beş dakika konuşmuştur.

Osman Bölükbaşı Cumhuriyet tarihimizde Meclis’te yaptığı konuşma dolayısıyla dokunulmazlığı kaldırılarak mahkûm edilen ilk ve tek milletvekilidir.

Osman Bölükbaşı’ndan kurtulmak, hapse atmak için, milletvekili seçildiği Kırşehir il statüsünden çıkartılıp, ilçe yapılır.

Osman Bölükbaşı, siyasette tarlası geniş, ama darısı az bir lider olmuştur.

Partiden istifa eden milletvekillerinin, bu görevlerinden de istifa etmesi konusunda Millet Partisi Aday Yönetmeliği’ne bizzat koydurduğu hükme uyarak aynı gün 9 Eylül 1973 tarihinde Millet Partisi’nden ve milletvekilliğinden de istifa ederek siyasete veda etmiştir.

Türk siyasetinde bir fırtına gibi iz bırakarak gelip geçen Osman Bölükbaşı, 1 Mart 1913 tarihinde Kırşehir’in Hasanlar köyünde doğmuş, 6 Şubat 2002 tarihinde vefat etmiştir. Ankara Cebeci Asrî mezarlığında toprağa verilmiştir. Hasanlar köyünden, Cebeci Şehitliği’nden ve Alparslan Türkeş’in mezarından getirilen topraklar mezarına serpilmiştir.

Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.

*

OSMAN BÖLÜKBAŞI’NDAN GERİYE KALAN ANLAMLI SÖZLER

“Demokrasi, gerçekleri bilenlerin, fazilet ve ahlaka bağlı olanların, böylelerini arayıp bulanların ve seçim sandığında verdiği oyla yüklendiği vebali bir Erciyes Dağı ağırlığında omuzlarında ve vicdanlarında hissedenlerin kurabilecekleri ve yaşatabilecekleri bir rejimdir. ‘Biz ne bilelim’ diyenlerin kuracakları ve yaşatabilecekleri bir rejim değildir.”

*

“ ‘Reyini para ile satan, ırzını satandan daha şerefsizdir, daha tehlikelidir. Çünkü bunların zararı bütün bir milletedir’ sözünü her yerde tekrarlayınız.”

*

“Politikacının oruç tutuyorum, namaz kılıyorum diye halkın karşısına çıkması ne aç mideleri doyurur, ne de çıplak sırtları örter. Bir politikacının dinî inanışı ve ibadeti değil, onun ahlakı, siyasî fikirleri, geçmişi milleti alakadar eder.”

*

“Afrika’da henüz devlet olacak bir hüviyete kavuşmayan insanların yasını tutanlar vardır Türkiye’de. Ancak bunlar, dünyada inim inim inleyen büyük bir Türk aleminin varlığından bahsetmemektedir. Turanı zaptedelim demiyoruz. Ama müsaade buyurursanız hürriyetler ve insanlıktan bahsedenler, şu hürriyetten nasibi olmayan ve Bakü sokaklarında yoldan geçen gazetecileri çevirerek ne zaman kurtaracaksınız bizi diyen insanlara da ızdırap çektirmekten vazgeçsinler. Kendileri ne kadar milliyetçi ise, müsaade etsinler biz de o kadar milliyetçi olalım.

Komünist ‘beynelmilelciyim’ der ama, öylesine milliyetçidir ki, Rus komünisti Moskof’tur, Bulgar komünisti Bulgar’dır arkadaşlar, bunu bilelim.”

*

“Siyasî hayatta vefa ve sadakat, karaborsada bile bulunmayan bir metaa dönüşmüştür. Demokrasi mücadelesinde geldiğimiz bugünkü noktada karşımızdaki acı gerçek şudur: insanlar siyasette ya korkacak ya da umacaktır. Siyasette korkutacak kuvveti, dağıtacak nimeti olmayanların ihanete uğraması kaçınılmazdır.”

*

“Bilirsiniz ben bu milleti severim. Bilirim ki bu millet de beni sever. İkimizin hali, sevip de birbirine kavuşamayan oğlanla kızın kaderine benziyor.”

*

“Bir başkasına yapılan haksızlık veya zulüm, diğerlerine yapılacak zulmün ve haksızlığın başlangıcıdır.”

*

12 Eylül sonrası kurulan partiler için değerlendirme yapan Osman Bölükbaşı ANAP için şunları söyler ve haklı çıkar; “ANAP, bulunmuş eşya deposu gibi. Bilirsiniz, tramvaylarda, otobüslerde bulunan her çeşit eşya, bir ambarda depolanır. Bunların içinde, ayakkabılar, şapkalar, cüzdanlar ve aklınıza ne gelirse her şey vardır. Ayrıca bunların, birbirleriyle bağdaşacak hiçbir yanı yoktur. Tesadüfen bir araya gelmişler.” Ve sonunda dağılmışlardır.

*

Osman Bölükbaşı Mart 1997’de Anadolu Kulübü’nde beraber yemek yediği bir grup Refah Partili milletvekiline şunları söylüyordu: “Adnan Menderes’i gerçekte kim astırdı biliyor musunuz? Kendisini gerekli zamanlarda uyarmayan, ona sadece kulluk yapan DP’li milletvekilleri astırdı. Bunu hiç unutmayın. Liderlerin dostu olun, ama kölesi olmayın.”

*

“Hayatım boyunca bütün sektörleri tetkik ettim, en kârlısının “din ticareti” olduğunu gördüm.”

*

“Zengini hayırsız evlat, memuru süslü avrat, siyasetçiyi kuru inat batırır.”

*

“Yerin mevkii oturandan gelir. Adam olan oturduğu sandalyeden şeref almaz, ona şeref verir.”

*

Osman Bölükbaşı, Kızılay’da dolmuş durağında beklerken kendisini tanıyan bir vatandaşın “Siz de mi dolmuş kuyruğunda sıra bekliyorsunuz?” sorusuna karşılık şunu söylemiştir: “Ne yapalım yavrum, zamanında cebimizi doldurmadık şimdi dolmuşu dolduruyoruz.”

*

“Siyasî şahsiyetlerin geçmişi sözlerine kefil olmalı, sözleri kendilerinden davacı olmamalıdır.”

*

“Siyasî partilerde iç tartışma bir “sünnet”, dayanışma “farz” olarak kabul edilmelidir.”

*

“Koltuğunun altında “haç” taşıyan, fakat “hacı” görünmeye çalışan, “gâvur” diye öldürtüp, “şehit” diye namaz kıldıran siyasetçilerden sakınılmalıdır.”

*

“Demokrasi, korkanlardan değil, gerçekleri cesaretle söyleyenlerden kuvvet ve şeref alan bir rejimdir. Yarının mesut ve müreffeh Türkiye’sini inşa edecek mimarlar, kuvvet ve menfaat karşısında erimeyen haysiyetler olacaktır.”

*

“Havanın olmadığı yerde nasıl canlı, suyun olmadığı yerde nasıl balık yaşamazsa, fikir hürriyetinin olmadığı yerde demokrasinin, hatta insanlık haysiyetinin yaşamasına imkân yoktur.”

*

“İnsanlar daima tenkitten şikâyet ederler. Hiçbir zaman dalkavukluktan şikâyet edilmemiştir. Bir ülkeyi tenkit değil dalkavukluk batırır.”

*

“Beni, rejim ile devlet arasında ıstıraplı bir tercihe zorlarsanız, ben devleti tercih ederim. Rejim gidince geri gelir, ama devlet geri gelmez.”

*

Kendi partisinden seçilip başka partiye geçen vekiller için şöyle diyor; “Düğünü biz yapıyoruz, gerdeğe başkası ile giriyorlar.”

*

“Öğretmenler ve din adamları siyasî istismar aracı haline getirilmemelidir. Özellikle din adamları siyasetin tasallutundan kurtarılmalı, politikacıların oy toplama aracı olarak kullanılmalarının önüne geçilmelidir. Her manada kalkınmamız, yarına güvenle bakmamız, böyle bir zihniyetin devlet hayatına temel olmasıyla mümkündür.”

*

“Son birkaç asrın kötü idareleri yüzünden geri kalmış ve fakir düşmüş olmamız bizi yeis ve ümitsizliğe düşürmemelidir. Bu millet, en ümitsiz şartlar içinde, defineler saklayan bir harabeye benzeyen bağrından, deştiği zaman otuz dokuz yaşında kurtarıcı Mustafa Kemal’ler çıkarmıştır.”

*

“Bizim kümeste tavuk çok… ama, hep başkalarının folluğuna yumurtluyorlar.”

Devamını Oku

Zaman Ne Çabuk Geçiyor..

Zaman Ne Çabuk Geçiyor..
0

BEĞENDİM

ABONE OL

M. Adil ÇETİN
Araştırmacı-Yazar
İLESAM Hatay İl Temsilcisi
adilcetin1@gmail.com

Yaş ilerledikçe zamanın daha hızlı geçtiğini düşünüyor ve hissediyoruz. Hele de emekli olduktan sonra bunu daha da çok fark ediyoruz. Zamanın su gibi akıp gitmesi, yaş ilerledikçe kalan zamanın azalması sonucunda hissettiğimiz bir durumdur. Türkiye’de bir insanın ömrü ortalama 70-80 yıldır. İnsanoğlu 60’ından sonra bu yaş sınırına yaklaştığı için biraz panikliyor. Çünkü ömrün kısaldığını görüyor. Ama daha yapacak işler var diyor. Emekli olunmuş ise günlük yaşam değişiyor. Gece yatma, sabah uyanma saati değişiyor. Gece geç saatlere kadar uyunmuyor, sabah uyanma vakti de öğleye doğru oluyor. Dolayısıyla gün oldukça kısalıyor. Ve bu kısa zaman çabuk geçiyor. Bu durumda hızla geçen günler, haftalar, aylar ve yıllar insanda telaşa sebep oluyor. Her geçen gün ölüme yaklaşıyor olmamız korkuya sebep oluyor. Tıpkı hızla gidilen bir yolun sonunda uçurumun olduğunu bildiğimiz ruh hali gibi.
Bir de belli yaştan sonra akranlar bir bir hayata veda edince sıranın kendisine geldiğini düşünüyor insan.
Küçükken daha çabuk gelişme isteği, bir an önce büyüme arzusu zamanın ağır gittiğini hissettiriyor. Oysa ileri yaşta büyüme hissi olmadığı için zamanın daha ağır geçmesini arzuluyoruz.
Zaman, çocuklukta daha yavaş, yaşlılıkta ise daha hızlı geçiyor. İlk gençlik yıllarımızda birisine 40 yaşında dendiği zaman kocaman adam derdik. 40 yaş gözümüzde bayağı ileri bir yaş olarak algılanırdı.
Yaşlandıkça, 40 ile 80 yaş arasındaki 40 yıl, 5-10 yaş arasındaki 5 yıl kadar hızlı geçtiği hissini yaşatabilir. Bir mesleğe girip de emekli olduğumuzda “daha dün gibi ilk göreve başlayışımız” diye söylüyoruz. Hâlbuki göreve yeni başladığımızda bu görev biter mi diye söyleniyoruz. Sonunda kocaman bir ömür geçmiş. Hayatın sonlarını yaşadığımızın farkına varıyoruz.
Vakit durmuyor. Her gün biraz daha ihtiyarlıyoruz, her gün biraz daha çöküyoruz. Daha dün denecek kadar yakın bir geçmişte gençtik. Çok çabuk geçiyor zaman. Hayat dediğimiz şeyden vazgeçmeye hiç niyetimiz yok. Zira yaşamak, hayatta var olmak insanoğlunun vaz geçilmez arzusudur. Yapılacak çok işim ve sevdiklerimle geçirecek zamana ihtiyacım var, düşüncesinde oluyoruz.
Önümüzde kalan günler eksildikçe bazı şeylerin kıymetini daha iyi anlıyoruz. Hayatın o hengâmesinde hiçbir şeyi fark edemiyoruz. Fakat ne yazık ki artık yaşamaya imkân ve fırsat bulamıyoruz. Eskiden ağır ağır tadını çıkara çıkara kağnı gibi geçen mevsimler artık hızlı tren gibi geçiyor.
Hayatın ilk dörtte biri tadını çıkarmasını bilemeden; son dörtte biri de artık tadını çıkaramaz olduktan sonra geçip gidiyor. Önce, çoğu zaman fırsatımız ve imkânımız olmadığı için yaşamasını bilmiyoruz, sonra da yaşama gücümüz kalmıyor. Ölüm anına her saat biraz daha yaklaşıyoruz.
Bir bakıyorsun dün gibi gelen anılar, aslında yıllar öncesine ait. Çocukken bitmek bilmeyen günler, büyüdükçe sanki göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Zamanın bu kadar çabuk geçmesi belki de onun kıymetini hatırlatıyor bize. Çünkü bir sabah uyanıyorsun ve fark ediyorsun; bazı insanlar göçmüş, bazı değerler sönmüş, duygular yok olmuş, bazı mekânlar bile eskisi gibi değil. Bu durumda hiçbir şeyin kalıcı olmadığını anlıyoruz.
Şu söze kulak vermek gerekir:
“Ömür dediğin üç gündür; dün geldi geçti, yarın meçhuldür. O halde ömür dediğin bir gündür; o da bugündür.”
Herkese sevdikleriyle birlikte sağlıklı, huzurlu ve güzel bir ömür diliyorum.

Devamını Oku

Cemil Meriç’in Yazdığı Yayın Organları ve İlk Kitabı

Cemil Meriç’in Yazdığı Yayın Organları ve İlk Kitabı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

M. Adil ÇETİN
Araştırmacı-Yazar
İLESAM Hatay İl Temsilcisi
adilcetin1@gmail.com

YAZDIĞI YAYIN ORGANLARI
Tefekkür insanı Cemil Meriç önceleri siyasî çizgisi belirsiz edebiyat dergilerinde yazmış, daha sonraki yıllarda ise siyasî, fikrî ya da ideolojik tutumu daha belirgin olan yayın organlarında imzası yer almaya başlamıştır.
Cemil Meriç, “Gözlerime yeniden kavuşsam, ömrümün sonuna kadar her gün yedi zeytin tanesi yiyerek yaşamaya razıyım.” der.
Cemil Meriç kırka yakın dergi ve gazetede sekiz yüz civarında yazı yayımlamış üretken bir yazardır. Bu konuda Ümit Meriç’in yazdığı Babam Cemil Meriç adlı kitabın 268. sayfasında 294 nolu dipnotta şu yazıyor:
“Dücane Cündioğlu, Bir Mabed Bekçisi: Cemil Meriç, Etkileşim Yayınları, 2006, s. 72 ve Bir Mabed Savaşçısı, Etkileşim Yayınları, 2006, s. 267-268. Cemil Meriç’in yazı verdiği gazete ve dergiler kronolojik olarak şöyle sıralanmaktadır. 1964-1968 Sosyoloji dergisinde, 1964-1965 Yapraklar’da, 1965’te Dönem’de, 1965-1966’da Çağrı’da, 1967-1970’de Yeni İnsan’da, 1967-1980 arasında Hisar’da, 1968’de İş ve Düşünce’de, 1970 Eylül-1971 Ocak’da Katkı’da, 1972-1984, 1987’de Türk Edebiyatı’nda, 1972-1979’da Hareket dergisinde, 1974’te Ortadoğu ve Tercüman gazeteleriyle Yeni Sanat dergisinde, 1975’te Millî Gençlik dergisinde, 1975-1979 Kubbealtı Akademi Mecmuası’nda, 1976’da Töre’de, 1976-1977 Sebil’de ve Büyük Gazete’de, 1977-1979 Pınar ve Köprü dergilerinde, 1977’de Yeni Asya gazetesinde, 1978’de Divan, Devlet, Büyük Doğu ve Nesin Vakfı Yıllığı’nda, 1978-1979’da Gerçek’te, 1979’da Son Havadis’te, Meşale ve Birikim dergilerinde, 1980’de Millî Kültür’de, 1980-1983’te Millî Eğitim ve Kültür, Yeni Devir’de, 1982’de Yazko Edebiyat ve Mavera’da, 1983’te Hamle ve Cumhuriyet Dönemi Türk Ansiklopedisi’nde, 1983-1984’te Doğuş Edebiyat’ta, 1984 ve 1987’de Tarih ve Toplum’da, 1985’te Hürriyet-Gösteri, Boğaziçi’nde, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi’nde, 1986’da Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı, 1987’de Yeni Nesil’de.”
Cemil Meriç’in çok değişik görüşten gazete ve dergilere yazı verdiğini görüyoruz.
*
İLK KİTABI
“Meriç’in basılan makaleleri çoğaldıkça bir dosyada toplanır. Dosya her fırsatta yazıhanenin orta gözünden çıkarılır. Üzerinde ince işçilik yapılır. Sonunda tasnif denemeleri ve makalelere isim koyma çalışmaları biter ve belli bir mantık içinde sıralanan makaleler bir kitap hacmine ulaşır. 1974 yılında böyle hummalı bir çalışmanın sonunda hazırlanan ilk kitap doğmuş olur. Peki, kitaba ne isim verilecektir? Çeşitli başlıklar düşünülür. Eşe dosta sorulur. Makalelerden biri “Bu Ülke 89’dan Beri Su Alan Gemi” diye başlamaktadır. Ümit bütün öbür teklifleri silip atan bir başlık önerir: “Bu Ülke”. Cemil Bey de bu başlığı beğenir. Kitap, ismi ile doğmuştur.
Bu Ülke’yi hangi yayınevi basacaktır? Dündar Taşer, Cemil Meriç’le hayatında bir defa görüşmüştür. Ama, Hisar’daki makalelerini dikkatle okumaktadır. Cemil Bey’in kitabı için bir yayınevi aradığı haberi kendisine ulaşır ulaşmaz derhal eserin Ötüken Yayınevi’nde çıkmasını önerir. Eser açık mavi bir kapakla kısa süre sonra vitrinleri doldurur.
1974 yılı, Cemil Meriç isminin tabir-i caizse, patlama yaptığı yıldır. Bu Ülke, 1974 Türkiyesi’nin en çok okunan kitaplarından biri, belki de birincisidir.”

Cemil Meriç, belli bir konu üzerinde oturup sistematik bir şekilde kitap yazmamıştır. Yazdığı makaleleri daha sonra konularına göre birleştirerek kitap haline getirilmiş olduğunu anlıyoruz.
*
“Cemil Bey bunca eseri hazırlarken nasıl çalışır?
Sekreter makaleyi daktilo ederken o odada aşağı yukarı gezinir, kelimeleri teker teker telâffuz eder, cümlenin ses ahengine kulak verir, hoşuna gitmeyen kelimeler değiştirir. Bu arada salondaki koltuklardan birinden kalkar öbürüne oturur. Bazen beli bazen gözü bazen dişi ağrır. Hastalanınca huysuzlaşır, sonra mahcup olur. Yanında her kim varsa ondan özür diler. “Kusura bakma evlâdım, rahatsızlanınca böyle oluyorum…”
1980 yılında, Cemil Meriç en hacimli bir kitabını bitirince İzzet Tanju’ya sorar, “Adı ne olacak?” İzzet cevap verir. “Kitap kırk ambara döndü. Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı.” “Tamam” der Cemil Meriç, “Kitabın adı Kırk Ambar olsun.”
İzzet Tanju’ya göre Kırk Ambar, “Cemil Meriç’in kişisel ansiklopedisidir. Voltaire’in Felsefe Sözlüğü’ne benzer. Üslûp ve düşünce sahibi birinin pek çok farklı konudaki fikirlerini aktarır.”
*
Cemil Meriç sağa mı kaymaktadır? Bu “eski tüfek” nasıl olur da sağ diye tanınan dergi ve gazetelerde yazar?
“Mecmualar benim için birer tecrübe yeridirler. Onlarda yazdıklarım bir nevi müsvedde mahiyetinde. Sonra kitaplaşırlar. Kitaplaşırken de son şeklini alırlar.”
Zaten Cemil Bey hiçbir makalesinin ve dolayısıyla hiçbir eserinin bittiğine inanmaz. Henüz hiçbir telif eserinin olmadığı yıllarda bile kaleminden çıkan her şeyin müsvedde olduğuna inanmaktadır.
“Sağ okumuyor. Boşuna bağırıyorum. Sol diyalogdan kaçıyor, küskün: Ötüken’in bastığı kitap okunmazmış. Peki, siz basın. Cevap yok. Bu çemberi kırmak mümkün değil. Son tahlilde, hudutlu imkânlarımızı isteyene bezletmekten başka çare yok. Sol, sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor. İhanet etmişiz. Neye ve kime?”
Vicdan muhasebesi rahatlatmıştır Cemil Meriç’i; “Aynı vapurla Kadıköy’den Karaköy’e gittiğim insanların evliyâ veya eşkıya olması beni ilgilendirmez. Amacım karşıya geçmektir” der. Ama yine de mutlu değildir. Çünkü benzeri olmayan bir konumu vardır.
“Ben hayatımın delikanlılık çağından bu yana, düşüncelerimde hiçbir temel değişiklik yapmadım. Yani soldan hareket ettiğim de, sağda karar kıldığım da yanlış bir değerlendirmedir. Hiçbir zaman sol da olmadım, sağ da. Böyle bir sınıflama, sokaktaki adam için geçerli olabilir. Ömrünü düşünceye adayan, Eflâtundan Marx’a kadar her düşünce adamını sevgi ve saygıyla selâmlayan, bütün dinlere, bütün mezheplere sevgili bir kimsenin herhangi bir kilisede barınabileceği nasıl düşünülebilir?” ”

KAYNAK: Ümit Meriç, Babam Cemil Meriç, İnsan Yayınları, Şubat 2018.

Devamını Oku

Cemil Meriç ve Sosyalizm

0

BEĞENDİM

ABONE OL

M. Adil ÇETİN

Araştırmacı-Yazar

İLESAM Hatay İl Temsilcisi

adilcetin1@gmail.com

CEMİL MERİÇ’İN SOSYALİZMLE TANIŞMASI

“Kemal Sülker, Cemil Meriç’e hangi kitapların isimlerini yolladı bilmiyoruz, ama Cemil Meriç kendi yurdunda geçirdiği o gurbet yılından sonra, ailesini ikna eder ve henüz on dokuz yaşında iken yürek çırpıntıları içinde İskenderun’dan vapura binerek 1936 sonbaharında İstanbul’a gelir. Pertevniyal Lisesi’nin on ikinci sınıfına kaydolur. Felsefe hocası İhsan Kongar, Fransızca hocası Nurullah Ataç, Tarih hocası Reşat Ekrem Koçu, Edebiyat hocası Keysa İdalı’dır. Genç taşralı okula yakın olduğu için önce Kumkapı’da bir talebe yurdunda kalır, sonra Kadırga’daki bir başka yurda geçer. Parasız ve kimsesizdir.

Bir gün Antakya’dan tanıştıkları Sırrı isminde bir arkadaşı ona Kuzguncuk’ta oturan sosyalist bir zattan söz eder: Kerim Sadi.61 Cemil bu imzayı 1932’lerde çıkan “İnsaniyet Kütüphanesi”nin broşürlerinden hatırlamaktadır. Sırrı’nın yalıya birlikte gitme teklifini memnuniyetle kabul eder.

O gün yalının arka bahçesindeki kırık dökük tahta iskemlelerde ağırlanan gençlere kızıl sarı saçlı, uzunca boylu, Asya çehreli bir hanım çaylarını getirir ve yanlarında oturarak sohbete karışır. Bu hanım on üç yıl boyunca Kerim Sadi’nin hayat arkadaşı olan Semiha Sıdıka Uzunhasan’dır.

Semiha Hanım eski TKP’li Hüsamettin Özdoğu’nun kız kardeşidir. Genç Cemil o gün çiftin Moskova’da Şark İşçileri Üniversitesi’nde (KUTVE) tanıştıklarını, Troçkici oldukları için Stalin iktidara gelince Türkiye’ye dönüp Kuzguncuk’taki bu harap yalıya ucuz bir kirayla yerleştiklerini öğrenir. Sadi gerçek bir kitap kurdudur ve İngilizce, Fransızca, Almanca kitaplardan oluşan bir kütüphanesi vardır. Semiha Hanım kütüphaneye hayran kalan Cemil’e sadece Kerim Sadi’nin değil kendisinin de kitap yazdığını, o sırada “Kadın Gücü” başlıklı bir eser hazırladığını anlatır. Yalıya bağlı olan köhne bir sandalda, bir şapografta 1 Mayıs bildirileri basılmakta, dağıtsınlar diye gençlere verilmektedir. Bir polis baskınında bu şapograf ele geçmesin diye boğazın serin sularına atılmıştır.

Cemil, o günden sonra Kuzguncuk’taki yalıya sık sık gitmeye başlar. Artık önünde yeni bir dünyanın, İstanbul’un sosyalist-komünist çevrelerinin kapısı açılmıştır. Nitekim genç Cemil’i, Kerim Sadi bir gün Nişantaşı’ndaki İpek Filin Stüdyosu’na götürür ve Nâzım Hikmet’le tanıştırır. Cemil Antakya’da iken Nâzım’ı, Kemal Sülker’in ısrarı ile okumuştur.

Ancak Nâzım, Antakya’dan gelen bu toy ve idealist genci sever, çay ısmarlar ve ona Taranta-babu’ya Mektuplar’dan mısralar okur.

Genç Cemil, Mavi Gözlü Dev’i biraz şaşırarak daha da çok severek dinler. Nâzım, şiiri bitirir, başını kaldırır ve “Cemil, önce okulunu bitir, ondan sonra gel. Hiçbir davanın ‘rate-insan’a ihtiyacı yoktur.” der. “Rate-insan” yani görevlerini yerine getirememiş, başarının lezzetini tatmamış insan.

Cemil’in paraya ihtiyacı vardır. İki üstat ona imzasını kullanmadan, G. Jeze’in (Jez) Maliye isimli kitabı ile Stalin’in Pratik ve Teori kitaplarını çevirmesini önerirler. Cemil kabul eder ve gece gündüz çalışarak tercümeleri bitirip teslim eder. Ama kendisine vadedilen para günler, aylar geçtiği halde, bir türlü verilmez. Emeğe saygılı olduklarına inandığı bu iki insanın ona emeğinin karşılığını ödememeleri Cemil’de büyük bir sukut-u hayâle yol açar. Kaldığı yurdun parasını bile ödeyemeden, 1937 Mayıs’ında Pertevniyal Lisesi’ni terk eder ve elindeki son para ile vapura binerek İskenderun üzerinden baba ocağına döner.

1937 yılı Fransa için hareketli bir yıldır. Sosyalist partiler Leon Blum’un liderliğinde birleşerek Halk Cephesi’ni (Front Populaire) kurarlar. Hükümetin başındaki Leon Blum, sınıf kavgasından yana değildir; işçi sınıfının haklarını savunan aydınların iktidarda olmasını ister. Yeni Fransız hükümeti, Suriye ve Lübnan ilişkilerini düzenlemek ve bölgeye bağımsızlık vermek kararını alır. Müstakil İskenderun Sancağı’nın durumu belirsizdir. Fransız hükümeti Sancak’ta yıllardır en yüksek temsilci olarak bulunan komiser P. Durieux’yü görevden alır ve Leon Blum’un sekreterlerinden Roger Garreau (Roje Garo) Temmuz 1937’de Müstakil İskenderun Sancağı Komiseri olur.

Ümitsizlik içinde dönüp geldiği Antakya’da bu çalkantılı dönemde Hüseyin Cemil ne yapabilir ki! İmkânlarını keyifsizce yoklar ve sonunda Haymeseki İlkokulu’nda öğretmenlik yapmaya karar verir. Güneyinde yemyeşil dağların, batısında gümüş gibi ışıldayan Akdeniz’in uzanıp gittiği bu mahzun köyde 1 Ekim 1937’den 1938 baharına kadar öğretmenlik yapar. İlk günlerde kapı kapı dolaşıp köylülere çocuklarını okula göndermelerini rica eder. Pek ikna edici olamaz. Köyün yolu yoktur, aracı yoktur. Annesi Zeynep Hanım gelir, oğlunun yalnızlığını paylaşmaya gayret eder.

Bu köyde geçen dokuz aydan sonra Cemil önemli bir haber alır. İskenderun’daki Tercüme Kalemi’ne sınavla müdür muavini alınacaktır. Girdiği sınavı kazanır. Küçük Suriye Tarihi’nin yazarı olan Selânikli Ata Derviş’in yerine tayini çıkar. Görevi yerli basında çıkan Türkiye ile ilgili haberleri Fransızcaya çevirmek, Tercüme Kalemi’ne gelen Fransız basınını da günü gününe izlemektir. Yaz ayları çabuk geçer. Bu arada Türkiye Cumhuriyeti ile Fransız yetkililer arasında görüşmeler sürmekte; Türkiye, Sancak’taki idarî amirlerin Türk olması konusunda ısrar etmektedir. Bunun üzerine Fransızlar Tercüme Kalemi’ndeki başarısını takdir ettikleri genç Cemil’in 16 Mayıs 1938’de Hassa’ya bağlı Aktepe’ye 5. Sınıf Nahiye Müdürü olarak tayinini uygun görürler.

Meriç bu yeni görevinden çok memnundur. Takım elbiseler diktirir, pırıl pırıl giyinir. O zamana kadarki bütün fotoğraflarında karşımıza fesi ile çıkan Hüseyin Cemil’in Aktepe Nahiye Müdürü olduktan sonra artık başında fesi yoktur. Genç Nahiye Müdürü Milletler Cemiyeti’nin bazı azalarına Aktepe’nin yemyeşil ağaçları altında, babasını da davet ettiği bir ziyâfet verir. Su şarıltıları arasında Freud’dan, Marx’dan, Jaures’ten söz ederek onları şaşırtır.

Fakat bu saltanat kısa sürer. Cemil’in yirmi iki günlük Nahiye Müdürlüğü, Hatay Valiliği’nden gelen bir telefonla 7 Haziran 1938’de sona erdirilir. Bağımsız Hatay Devleti’nin kuruluş hazırlıkları yapılmaktadır. Plân gereği Türk ordusu bölgeye Aktepe üzerinden girecek ve Nahiye Müdürü de bu kritik sürece vaziyet edecektir. Yeni yetme bir memurdansa deneyimli bir komutan bu göreve daha uygun bulunur. Cemil görevi eski bir Kuvay-ı Milliye kumandanı olan Nuri Aydın Konuralp’e devreder. Bu arada Fransa ve Almanya arasında soğuk rüzgârlar esmeye başlamıştır. Fransa yakınındaki tehlikeyi, uzağındaki çıkarından daha önemli bulur ve Garreau’yu geri çağırır.

5 Temmuz 1938’de Türk askeri Hatay’a girer ve 2 Eylül 1938’de Hatay Devleti kurulur. Cemil mecburen Reyhaniye’ye döner. Kitaplarını alıp yeniden Batı Ayrancı köyünde ablasının evindeki bir odaya yerleşir. Ama köy hayatı ona göre değildir; Türk Hava Kurumu’nda sekreterlik, Belediye’de kâtiplik yapar.

Eski arkadaşlarıyla sık sık buluşur. O sırada Ahmet Sırrı Hocaoğlu Paris’ten yeni gelmiştir. Fransa’da ikinci defa iktidara gelen Leon Blum Hükümeti, ezilen halkların yanındadır. Avrupa’da doğan ve emperyalizme karşı çıkan bir ideolojinin yanında olmak, yirmi yıldır Fransa işgali altında yaşayan Müstakil İskenderun Sancağı’nın gençlerine cazip gelir. Ahmet Sırrı’nın etrafında toplanan Edip Kızıldağlı, Firuz Hanzad, Kemal Sülker, Tayfur Çalım, Remzi Öcalkardeş, Kemal Yalazkan grubuna Cemil de dâhil olur. Fransa’daki burjuva egoizmine karşı çıkan sosyalizm, Batı’nın içinde kalıp Batı’yı eleştirme hakkına imkân vermektedir. İstanbul’da bulduğu sosyalist literatürle ilgili bütün kitapları Antakya’ya getirmiş olan “göçmen çocuğu” artık kendine “yeni bir put” bulmuştur: Sosyalizm. “İnsanlık enternasyonalle kurulacak”tır.

Cemil’in katıldığı bu yarı gizli toplantılara, Antakya Lisesi’nden birkaç genç de devam etmektedir. 1939 yılının Şubat ayında bu toplantılara katılan gençlerden biri, Hüseyin Cemil ağabeyinden öğrendiği Enternasyonal Marşı’nı okul avlusunda göğsünü kabartarak söyler.

“Bu kavga en son kavgamızdır artık. Enternasyonalle kurtulur insanlık.” İşçi sınıfının marşını bir öğrencinin teneffüste okuduğunu duyan muhalif öğrencilerden biri onu hemen okul idaresine şikâyet eder. İdare birden telâşlanır. Müdür korkar ve durumu polise bildirir. Bu öğrenci ile teması olduğu tespit edilen on bir kişi sorguya alınır. Cemil de onlar arasındadır. Sonuç: 1939 Nisan’ında Cemil tevkif edilir. Yıllardır gözü gibi baktığı üç yüz kadar kitabı ve dergisi iki çarşafa bağlanarak götürülür. Yargılanmak üzere hapse atılır. Antakya’da iki ay kadar nezarethanede kalır. Suçu “Komünizm programınız yapmak, gençlere Enternasyonal Marşı’nı öğretmek ve Bağımsız Hatay hükümetini devirmeye teşebbüs etmek”tir. Savcı idamını talep etmektedir.

Hüseyin Cemil’in nezarethanede iki fotoğrafı çekilir. Yandan çekilen fotoğrafında yanak kasları asabiyetle gerilmiştir. Yuvarlak çerçeveli gözlüklerinin dibinden aşırı miyopili gözleriyle istikbaline dehşet içinde bakıyor gibidir. Yiğitliğe toz kondurmamaya çalışmaktadır, ama korktuğu fotoğraftaki halinden pek bellidir. Babası çok mu öfkelendi? Annesi Reyhaniye’deki evlerinin küçük odasına çekilip sessizce ağlıyor mu? Zehra ablası onu bu karanlık ve soğuk hücreden kurtarmak için kimlere yüz suyu döküyor? Nezarethane geceleri, yirmi iki yaşındaki Cemil’e aşağıdaki mısraları ilham eder:

Gölgeler birer birer eriyor sokaklarda

Çınlıyor bir bekçinin düdüğü uzaklarda

Yaşaran gözlerimle dışarı bakıyorum

Bir cigara sönmeden birini yakıyorum

Dışarıda karanlıklar korkuyla emekliyor

Dört duvar, dört Azrail başımızda bekliyor

Hastayım, yanan alnım pencereye dayalı

Önünde ailemin dolaşıyor hayâli

Yatmak mı? O ne mümkün, sabah gelse diyorum

Titriyor inliyorum, inliyor titriyorum.

O yıllardaki halet-i ruhiyesini Cemil yıllar sonra şöyle anlatır:

“Yirmi dört yıl önce mahkemede Marksist olduğumu haykırdım. Bu, ümitsizlikten doğan bir isyandı. Bir nevi meydan okuyuş. O yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacı.”

“Mahkemede Marksist olduğunu haykırdığı zaman, tek işçinin elini sıkmış değildi. Sadece namuslu olmak, ‘korktuğu için sustu’ dedirtmemek istiyordu. Zaten yaşanılmaz bir dünyada idi artık, cinsî buhran, ruhî buhran… En küçük bir pırıltı yoktu hayatında. Bir sığınaktı Marksizm, bir kaçıştı, bir yaşama gerekçesiydi; belki de inanıyordu Marksizm’e. Eziliyordu, ezilenlerin yanındaydı. Kitaplardan tanımıştı sosyalizmi. Ne kadar anlamıştı? Anlayabilir miydi? Sınıf kavgası yoktu Hatay’da, çünkü sınıf şuuru yoktu. Marksizm gerçekten meçhule yani rüyaya kaçıştı. İnsanları seviyordu. Ama sığındığı her kale insanlardan biraz daha uzaklaştırıyordu onu. Beraat etti. Ne var ki bütün dostları, bütün tanıdıkları selâmı sabahı kestiler. Yirmi yıl bir Jean Valjean hayatı.”

Dava iki ay sürer. Sonuçta hapse mahkûm edilen iki kişi hariç, diğer sanıklar gibi Hüseyin Cemil de beraat eder. Bir rivâyete göre Hatay Devlet Reisi seçilen Tayfur Sökmen’e bazı yetkililer, “Biz yeni ve modern bir devlet kuruyoruz, burada insanlar ağır suçlamalar altında bırakılarak yargılanıyor. Bu, devletimizin yeni sıfatıyla bağdaşmaz.” der. Tayfur Sökmen de yüksek mahkeme başkanıyla görüşür ve yargılananların suçsuz bulunarak, serbest bırakılmalarını sağlar.

“Cemil’in beraber yargılandığı kişilerin bir kısmı (Sebahattin, Hamit Argon, Kemal Hacı Mıstık) Suriye’ye geçer. Kemal Yalazkan’ın görevine son verilir ve ömrü boyunca işportacılık yapar. Tayfur Çalım genç yaşta vefat eder. Remzi avukat olur. Bazıları da eski kişiliklerini kaybedip, sessiz sönük insanlar haline gelir. Ama Hüseyin Cemil, samimî ve dürüst kişiliğinden hiç taviz vermez.”

29 Haziran 1939’da Hatay Devleti kırk üyesinden yirmi ikisi Türk olan yasama organının kararıyla, Türkiye Cumhuriyeti’ne katılır ve Hatay bağımsız bir devlet iken, Türkiye’nin Hatay ili adını alır.

Araplar arasında muhacir, Fransız işgaline karşı Türkçü ve Fransa’nın temsil ettiği sisteme karşı sosyalist.”

***

DİPNOT:

61. Kerim Sadi (A. Nevzat Cerrahoğlu) (1900-1977) İstanbul Sultanîsi’ni (İstanbul Lisesi) bitirdikten sonra başladığı tıp öğrenimini yarıda bıraktı. 1925’te TKP ile ilişkisi olduğu iddiası ile dört yıl hapse mahkûm edildi. İnsaniyet Kütüphanesi’ni kurarak, broşürler yayımlamaya başladı, tercümeler yaptı. Bazı eserleri Ansiklopedideki Vahşi (1929), Ahmet Haşim (1933), Karl Marx (1935), Tarih Anlayışı Olmayan Tarihçi, Fuat Köprülü (1964), Bir İslâm Reformatörü Mehmet Âkif (1964), Türkiye’de Sosyalizmin Tarihine Katkı (1975).

KAYNAK: Ümit Meriç, Babam Cemil Meriç, İnsan Yayınları, Şubat 2018.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.