DOLAR

33,0350$% 0.67

EURO

35,9077% 0.83

STERLİN

42,8357£% 0.76

GRAM ALTIN

2.521,33%-0,29

ÇEYREK ALTIN

4.135,00%-0,28

TAM ALTIN

16.565,00%-0,27

İmsak Vakti a 02:00
Hatay AÇIK 21°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

İZAN*

Şu aralar imamesi kopmuş ve her boncuğu bir yere savrulmuş tesbih gibi ülkenin dört bir yanına dağıldı hemşehrilerimiz..

Şu aralar imamesi kopmuş ve her boncuğu bir yere savrulmuş tesbih gibi ülkenin dört bir yanına dağıldı hemşehrilerimiz.
Bedenler, orada burada dolanıyor ama kalpler hep doğup büyüdükleri memleketlerinde.
O boncuklar zamanla tekrar ipe dizilecek ama değerleriyle, farklılığıyla bazı tanecikler maalesef kaybolmuş olacak.

Çocukken, kocaman görünen, aslında küçücük olan bahçemizde yetiştirdiği turp, maydanoz ve bizim iklime özgü tereyi çay bardağında içtiği boğma rakısına meze yapan, anasonu alınca da bize olan her zamanki sevecenliği artan babamın, cuma günleri evi didik didik temizleyen, küçücük vitrini parlasın diye evdeki kolonyayı ziyan eden, haftalık biriken çamaşırları elle yıkadıktan sonra bir ressamın tablosu gibi ipe seren, yorulunca da bahçedeki taze soğan ve maydanozu, ekmek arası koyduğu zeytin-peynire katık eden annemin, o yumuşacık elleri tenimde.
Bahçemizde, pazar günlerinin olmazsa olmazı mangalın, et sevmezsem de sevgi kokan dumanı, burnumda.
Odun ateşiyle yanan taş fırında, koca koca siyah tepsilerin içinde pişen kâkelerin tadı, damağımda.
Köydeki işlerinden sadece sağlık sebebiyle fırsat bulup doktor için şehre gelen yakınlarımızın, bizleri görünce geçen ağrılarının mutluluğu, gözümün önünde.
Komşu teyze ve amcaların, oturdukları yerden diğer komşulara tatlı tatlı sataşmaları, arkadaşlarımın “Zühre, pabuçu yarım, çık dışarıya oynayalım” naraları hep kulağımda.
Cenaze evine saygıdan, radyo ve televizyonun açılmadığı, üzüntünün her anının paylaşıldığı, yeni evlenecek çiftlerin ihtiyaçlarının bölüşüldüğü, bayram keşkeğinin ve etinin tamamının dağıtıldığı hatta ev sahibine kalmadığı, zihnimin köşesinde.
İşte bu canım evler, bu canım komşuluklar, şimdiki çocukların alış-veriş merkezlerine ve yapay oyun alanlarına sıkıştırılmış çocukluklarının o dönemde yaşanmış benzersiz çocukluk günleri, belki ihtiyaçtan ama en çok da insanoğlunun aç gözlülüğünden, beton sevicilerine yenik düştüler. Barınmak bir ihtiyaçtır. Evet. Beslenmek bile barınmadan sonra gelir ama bu kadar yakmaya, yıkmaya gerek yok!
Bize can veren ağaçlar kesildi önce. Gelinlik kızlara belki bereketi temsil ettiği için belki, “Köklerin burada. Sıkıntıya düşersen gel” mesajı vermek adına, çeyiz olarak verilen zeytin ağaçları kesildi mesela. Hafızayı güçlendiren asma yapraklarının, sarıp sarmaladığı çardaklar yıkıldı.
Yorgan, döşek yapmak için kullanılan yünlerin yıkandığı, kurbağaların cirit attığı, yengeçleri görünce de çığlık attığımız dere yataklarının yönü değiştirildi. Göçmen kuşların rotasına çok katlı, bol ışıklı, arabesk binalar yapıldı. Unutmayın ki cansız da olsa, göze, kulağa hitap eden her şeyin bir ruhu vardır.
Ruhlar katledildi!
Depremle beraber yıkıma uğramış yerlerle bağı olsun-olmasın herkesin ruhunun derinliklerine sinen bir huzursuzluk var artık.
Evim sağlam mı?

Bilim adamlarının uyarılarını dinlemeyen siyasiler, insanları, coğrafyanın kaderine terkettikleri bir süreç yaşattılar.
Halen de yaşatıyorlar!
Anlama yeteneği olan her aklın bir izanı var. Depremi öngören insanlar olarak buna kader demiyoruz biz. Kendimiz ettik diyoruz!
Tamı tamına otuz yıllık evimizin olduğu, yüz elli konutlu ve Asi Nehri’ne nazır sitede hiç kimsenin burnu bile kanamadı.
Deprem öngörüsünü yapıp, bilimin öğretilerini ilke edinen, mühendis ve müteahhitlere de buradan selam olsun!

Şehrimizde, yıllarca, binbir şükranla evrildik biz. Dünyaya kaç kere gelirsem geleyim, yine bu şehirde doğmak, büyümek, sokaklarında top koşturup, bisiklete binmek, şu yaşıma kadar benimle gelen arkadaşlarımla ip atlamak, ilk aşkımı yine burada yaşamak ve yine bu şehirde gelin olmak isterdim. Deprem sonrası gittiğimde seçemediyim amca, teyze, dayı evlerini, öğrenciliğimin geçtiği ve dimdik ayakta durabilen okullarım sayesinde tespit edebildim.
O okullarda katıldığım münazaralara, yerle bir olan Atatürk Caddesin’deki milli bayram törenlerine, yine, yeniden katılmak için neler vermezdim neler?

Filmlerde, savaştan dolayı şehrini bırakan teyzeler, amcalar, bir zaman sonra doğan torunlarına, bırakmak zorunda kaldıkları şehirlerini anlatırlar ya?
Ellerinden tutup götürecekleri bir yer kalmamıştır artık.
Biz de böyle olduk.
Torunlara gösterecek bir Antakya yok ama çokça fotoğraf, anlatacak çok anı var.
Güvensiz limanların çoğaldığı şu dünyaya çocuk getirmek çoktan anlamını yitirmişti de şimdilerde daha da anlamsızlaştı zaten.

Öğle güneşi gibi sarı,
İkindi güneşi gibi kumral,
Batan güneş gibi kızıl,
Geceler gibi esmer, çokça arkadaşımız, komşumuz vardı. Gittiler bilinmeyene!
Kavuşacağız bir gün!
Yüzün ne kadar yaşlansa da gözlerinin feri gitse de hep aynı kalacaksın güzel Antakya’m!
O son gülüşünden, son bakışından ayrılmak çok zor oldu ama hiç ayrılmamak üzere elbet bir gün buluşacağız.

Anlama yeteneği, anlayış. İZAN

Şu aralar imamesi kopmuş ve her boncuğu bir yere savrulmuş tesbih gibi ülkenin dört bir yanına dağıldı hemşehrilerimiz.
Bedenler, orada burada dolanıyor ama kalpler hep doğup büyüdükleri memleketlerinde.
O boncuklar zamanla tekrar ipe dizilecek ama değerleriyle, farklılığıyla bazı tanecikler maalesef kaybolmuş olacak.

Çocukken, kocaman görünen, aslında küçücük olan bahçemizde yetiştirdiği turp, maydanoz ve bizim iklime özgü tereyi çay bardağında içtiği boğma rakısına meze yapan, anasonu alınca da bize olan her zamanki sevecenliği artan babamın, cuma günleri evi didik didik temizleyen, küçücük vitrini parlasın diye evdeki kolonyayı ziyan eden, haftalık biriken çamaşırları elle yıkadıktan sonra bir ressamın tablosu gibi ipe seren, yorulunca da bahçedeki taze soğan ve maydanozu, ekmek arası koyduğu zeytin-peynire katık eden annemin, o yumuşacık elleri tenimde.
Bahçemizde, pazar günlerinin olmazsa olmazı mangalın, et sevmezsem de sevgi kokan dumanı, burnumda.
Odun ateşiyle yanan taş fırında, koca koca siyah tepsilerin içinde pişen kâkelerin tadı, damağımda.
Köydeki işlerinden sadece sağlık sebebiyle fırsat bulup doktor için şehre gelen yakınlarımızın, bizleri görünce geçen ağrılarının mutluluğu, gözümün önünde.
Komşu teyze ve amcaların, oturdukları yerden diğer komşulara tatlı tatlı sataşmaları, arkadaşlarımın “Zühre, pabuçu yarım, çık dışarıya oynayalım” naraları hep kulağımda.
Cenaze evine saygıdan, radyo ve televizyonun açılmadığı, üzüntünün her anının paylaşıldığı, yeni evlenecek çiftlerin ihtiyaçlarının bölüşüldüğü, bayram keşkeğinin ve etinin tamamının dağıtıldığı hatta ev sahibine kalmadığı, zihnimin köşesinde.
İşte bu canım evler, bu canım komşuluklar, şimdiki çocukların alış-veriş merkezlerine ve yapay oyun alanlarına sıkıştırılmış çocukluklarının o dönemde yaşanmış benzersiz çocukluk günleri, belki ihtiyaçtan ama en çok da insanoğlunun aç gözlülüğünden, beton sevicilerine yenik düştüler. Barınmak bir ihtiyaçtır. Evet. Beslenmek bile barınmadan sonra gelir ama bu kadar yakmaya, yıkmaya gerek yok!
Bize can veren ağaçlar kesildi önce. Gelinlik kızlara belki bereketi temsil ettiği için belki, “Köklerin burada. Sıkıntıya düşersen gel” mesajı vermek adına, çeyiz olarak verilen zeytin ağaçları kesildi mesela. Hafızayı güçlendiren asma yapraklarının, sarıp sarmaladığı çardaklar yıkıldı.
Yorgan, döşek yapmak için kullanılan yünlerin yıkandığı, kurbağaların cirit attığı, yengeçleri görünce de çığlık attığımız dere yataklarının yönü değiştirildi. Göçmen kuşların rotasına çok katlı, bol ışıklı, arabesk binalar yapıldı. Unutmayın ki cansız da olsa, göze, kulağa hitap eden her şeyin bir ruhu vardır.
Ruhlar katledildi!
Depremle beraber yıkıma uğramış yerlerle bağı olsun-olmasın herkesin ruhunun derinliklerine sinen bir huzursuzluk var artık.
Evim sağlam mı?

Bilim adamlarının uyarılarını dinlemeyen siyasiler, insanları, coğrafyanın kaderine terkettikleri bir süreç yaşattılar.
Halen de yaşatıyorlar!
Anlama yeteneği olan her aklın bir izanı var. Depremi öngören insanlar olarak buna kader demiyoruz biz. Kendimiz ettik diyoruz!
Tamı tamına otuz yıllık evimizin olduğu, yüz elli konutlu ve Asi Nehri’ne nazır sitede hiç kimsenin burnu bile kanamadı.
Deprem öngörüsünü yapıp, bilimin öğretilerini ilke edinen, mühendis ve müteahhitlere de buradan selam olsun!

Şehrimizde, yıllarca, binbir şükranla evrildik biz. Dünyaya kaç kere gelirsem geleyim, yine bu şehirde doğmak, büyümek, sokaklarında top koşturup, bisiklete binmek, şu yaşıma kadar benimle gelen arkadaşlarımla ip atlamak, ilk aşkımı yine burada yaşamak ve yine bu şehirde gelin olmak isterdim. Deprem sonrası gittiğimde seçemediyim amca, teyze, dayı evlerini, öğrenciliğimin geçtiği ve dimdik ayakta durabilen okullarım sayesinde tespit edebildim.
O okullarda katıldığım münazaralara, yerle bir olan Atatürk Caddesin’deki milli bayram törenlerine, yine, yeniden katılmak için neler vermezdim neler?

Filmlerde, savaştan dolayı şehrini bırakan teyzeler, amcalar, bir zaman sonra doğan torunlarına, bırakmak zorunda kaldıkları şehirlerini anlatırlar ya?
Ellerinden tutup götürecekleri bir yer kalmamıştır artık.
Biz de böyle olduk.
Torunlara gösterecek bir Antakya yok ama çokça fotoğraf, anlatacak çok anı var.
Güvensiz limanların çoğaldığı şu dünyaya çocuk getirmek çoktan anlamını yitirmişti de şimdilerde daha da anlamsızlaştı zaten.

Öğle güneşi gibi sarı,
İkindi güneşi gibi kumral,
Batan güneş gibi kızıl,
Geceler gibi esmer, çokça arkadaşımız, komşumuz vardı. Gittiler bilinmeyene!
Kavuşacağız bir gün!
Yüzün ne kadar yaşlansa da gözlerinin feri gitse de hep aynı kalacaksın güzel Antakya’m!
O son gülüşünden, son bakışından ayrılmak çok zor oldu ama hiç ayrılmamak üzere elbet bir gün buluşacağız.

*Anlama yeteneği, anlayış.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.