DOLAR

31,0198$% 0.04

EURO

33,7476% 0.5

STERLİN

39,4140£% 0.51

GRAM ALTIN

2.023,99%0,30

ÇEYREK ALTIN

3.433,00%-1,16

TAM ALTIN

13.711,00%-0,15

İkindi Vakti a 15:59
Hatay PARÇALI BULUTLU
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

SERGÜZEŞT

Koca puntolarla kapağına "Sergüzeşt" yazılmış kitabı görünce, eski bir arkadaşa rastlamanın verdiği heyecanla hemen satın almıştım.

Macera demek sergüzeşt.
Kelime anlamını ilk öğrendiğimde lisedeydim.

Fen bölümünde olmamız, gerçek Edebiyat dersleri almamıza engel değildi o zamanlar.
Samipaşazade Sezai‘nin 1888 yılında yayımlanan ve romantik edebi akımdan, realist akıma geçiş olarak değerlendirilen “Sergüzeşt” romanından bir kesiti, konu olarak görmüştük derste.
Balkanlardan İstanbul’a köle olarak getirilen ve bir konakta hizmetkar olarak çalıştırılan Dilber isimli genç kadın, evin oğluyla platonik bir aşk yaşamaya başlar. Bunu farkeden evin hanımı, aşıkları ayırmak adına Mısır’da ki başka bir konağa gönderir Dilber‘i.
Macera, Dilber’in Nil Nehri’ne atlayıp intihar edişi ile hazince sonuçlanır.
Tabiiki hikayenin tamamını ders kitabından okuyup öğrenme şansımız olmamıştı. Çok sonraları İstanbulda’ki bir dükkanda koca puntolarla kapağına “Sergüzeşt” yazılmış kitabı görünce, eski bir arkadaşa rastlamanın verdiği heyecanla hemen satın almıştım.
Bu hikaye bizim neslin okuduğu macera dolu ilk aşk romanıdır herhalde.
Yaşadığımız aşklar, hastalıklar, maddi eksikliklerin yarattığı sıkıntılar ve gitgide unutulan maneviyatla hayatın kendisi zaten macerayken,
savaşı da yaratmış insanoğlu kendine. Tarih boyunca da kılıçla, tankla, tüfekle, bombalarla saldırmış birbirine.
Barış güvercinini bile vurmuş bazen.
Rivayete göre, Mısır Hidivi İsmail Paşa, özel siparişle, 1860 yılında Süveyş Kanalı’nın açılışını kutlamak için -ki bu eser, Verdi tarafından 1871 yılında bestelenmiş- kimine göreyse Kahire’de kurulan opera binasının açılışı için yazdırdığı söylenen “AIDA Operası”‘nı izledikten sonra eve dönüş için tramvaya binmiştim Viyana’da.
Dilini bilmediyim yabancı bir şehirde olmanın tedirginliyi, inmem gereken durağı kaçırma kaygısı yaratmıştı bende. Gözümün biri merakla dışarıyı izlerken diğeri kapının üzerindeki durak isimlerindeydi.
Arka sırada, kızım yaşlarındaki delikanlı, tedirginliğimi farkedip Almanca konuşmaya başladı benle. Almanca bilmediğimi Almancayla cevaplandırdım.
İngilizceye geçip nereden geldiğimi sordu. İngilizceyle verdiğim cevapta İstanbul’dan geldiğimi duyunca gözleri parladı.
“Filistinliyim ben” dedi.
Arapçayla, kendisinin, benim endişemi görüp yardım etmek istediği için iyi bir insan olduğunu, nereli olduğunun bir önemi olmadığını söyledim.
Filistinli olması yüreğimi sızlatmıştı aslında. Çünkü televizyonların siyah-beyaz olduğu dönemlerden beri bölgelerine ait çatışma görüntüleri yayınlanırdı. O yayınlar bantlardan verildiği için bizim ekranlara günler sonra yansırdı. Bizler izlerken belki bitmiş oluyordu o çatışmalar ama hep vardı, hep…
Ortak dilimizin Arapça olduğuna, mutlulukla karar verip, karşılıklı olarak Viyana’ya hoş geldin demeğe başladık birbirimize.
“Ye hala fike!”
Ye hale fik!

Yedi yıldır annesini görmüyormuş. Kendini kurtar demiş annesi.
“Evet geldim kurtardım ama gidemiyorum artık sevgili kız kardeşim” demişti.
Bu olaydan tam bir yıl önce de o dönem lise öğrencisi olan oğlumun eğitimi için Almanya’ya gittiğimiz Frankfurt uçağında, cam kenarına oturdu bizim evin delikanlısı. Ben orta koltukta kalınca sol yanıma oturan delikanlının Arapça klavye telefonuna takıldı gözüm. Direk ana dilden sohbete başladım.
Viyana’daki Filistinli vatandaşıyla aynıydı hikayesi.
“Sekiz yıldır görmüyorum annemi” dedi.
“Burada evlendim. İki yaşında oğlum var” deyince de azıcık su serpildi yüreğime.
Vatansızlık zor.
Çok zor.
Çıktıkça dikleşen bir hayat yokuşu zaten var. İnsanlar savaşlarla neden daha da zorlaştırır?
On yıl kadar önce Lübnan’ın Sayda (Cenub) Şehri’nde dolaşırken İsrail’i uzaktan uzağa puslu bir siluet olarak görmüş, uçsuz bucaksız o Akdeniz sahilinin kendilerine de Filistin halkına da yeteceğini düşünmüştüm.
Rehberimizin bilgilendirmesiyle, turistleri at sırtında gezdiren, küçücük kağıda basılı
Ayetül-Kursi’leri satan, dizdikleri
incik-boncukları veya yakaladıkları balıkları satan çocukların orada bulunan Şhatila Mülteci Kampı’nda kalan Filistinli çocuklar olduğunu öğrendik.
Üzülerek, utanarak ve de çekinerek sohbete başladım onlarla. Ana dilleriyle konuşan bir turistle sohbeti çok sevdiler. Yüzlerindeki tebessümden, iltifatlarından anladım. Oğlumla yaptığım o turistik gezide yanlarından ayrılırken boğazım düğümlendi.
Hepsini kucaklayıp evime getirmeyi çok isterdim!
Sadece saklambaç oynarken gözlerini kapatmalarını çok isterdim!
Keşke gökyüzünün sonsuz maviliği içinde sevgiyle, kardeşçe yaşamak düşseydi size çocuklar!
Olacağına hiç inanmadığım “Dünya Barış Günü” nde hep bu çocuklar gelir aklıma son on yıldır.
Neden inanmıyorum?
Çünkü, silahlı sıcak savaşlardan başka teknolojik ve de biyolojik virüs savaşları da yarattı insanoğlu!
Bedenen büyürken, o çocukların içindeki öfkeyi, kini, kim durduracak,
söyler misiniz bana!

Hemen hemen her evin, okullarda her sınıfın içinde, metaldan yapılma, sürgülü cam kapaklı, üzerinde
Hilal-î Ahmer -kızılay– resmi bulunan ecza dolapları olurdu. Çocuklar ulaşamasın diye de yüksek bir yere asılırdı.
İlaç kutularının üzerinde de “Çocuklardan uzak tutunuz” ibaresi hep vardır.
Yazık ki en basiti olan ilaçların tehlikesinden korumaya çalıştığımız çocukları, bombalardan, taciz ve tecavüzden koruyamıyoruz!
Nazım, hepimizin bildiği dizelerinde,
“Dünyayı çocuklara verelim
Kocaman bir elma gibi verelim Sıcacık bir ekmek somunu gibi
Hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
Dünyayı çocuklara verelim
Bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı!”
demiş.
Büyük önderimiz de her 23 nisan günü koltuğuna oturup yapışanlara mesajmış gibi bir günlüğüne çocuklara devrettirmiş o makamları!
Ahhh çocuklar ahhh!
En büyük makam olan kalpten seviyorum sizi!
Canavar bir kişilik olup yaşamaktansa, iyi insan olup ölmeyi yeğlerim sizler için!
Yaradan en ince detayına kadar düşünüp bir sürü nimet bahşetmişken neden en olumsuz detaylar olan hırs, kin, aç gözlülük hep baskın olmuş?
Gerçekten sevilip-sevmek varken neden savaşır insan?
Evet, bu soruyla sizi baş başa bırakıyor, bu serin sonbahar günlerinde sarının her tonu sarsın sizi diyorum. Hatta koyu sarılıktan kırmızıya kaçmış renkler de sarsın!
Bulutların grisi ve beyazı bir battaniye sıcaklığında örtsün sizi.
Yaşadığınız tek sergüzeşt, yolda yürürken bastığınız karoların altından veya yanınızdan geçen araçların sıçrattığı çamurdan olsun.
Fırtına yüzünden telleri kırılıp açılmayan şemsiyeniz yüzünden ıslanmanız da olabilir tek sergüzeşt!

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.