DOLAR

45,2229$% 0.07

EURO

52,8911% 0.04

STERLİN

61,2240£% 0.01

GRAM ALTIN

6.599,83%0,45

ÇEYREK ALTIN

10.751,00%0,47

TAM ALTIN

42.852,00%0,55

İmsak Vakti a 02:00
Hatay HAFİF YAĞMUR
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Talip Köleoğlu

Talip Köleoğlu

10 Temmuz 2026 Cuma

Ata Köprüsü’nün Ardından..

Ata Köprüsü’nün Ardından..
0

BEĞENDİM

ABONE OL

-GAZETECİ YAZAR TALİP KÖLEOĞLU YAZDI-

Antakya’nın hafızasında yer etmiş bir yapı daha sessizce tarih sahnesinden çekiliyor. Ata Köprüsü’nün yıkımına başlanması, birçok Antakyalı için sadece bir köprünün ortadan kalkması anlamına gelmiyor; aynı zamanda anıların, hatıraların ve şehrin kimliğinin önemli bir parçasının da gözler önünden silinmesi demek.
Bu köprüden kimler geçmedi ki… Okula giden öğrenciler, işe yetişmeye çalışan insanlar, Asi Nehri’nin serinliğini izleyerek yürüyen gençler, bayramlarda sevdiklerine kavuşanlar… Ata Köprüsü, yıllarca Antakya’nın günlük yaşamının sessiz tanığı oldu.
6 Şubat depremlerinin ardından şehir yeniden ayağa kalkmaya çalışırken, birçok yapı gibi Ata Köprüsü de kaçınılmaz değişimin bir parçası haline geldi. Elbette güvenli ve modern bir köprüye ihtiyaç var. Ancak şehirler yalnızca betonla, çelikle ve yeni projelerle inşa edilmez. Şehirleri şehir yapan; onların ruhu, hafızası ve geçmişten bugüne taşıdığı değerlerdir.
Bugün eski fotoğraf albümlerine baktığımızda Ata Köprüsü’nü görüyor, bir dönemin Antakya’sını yeniden yaşıyoruz. İşte bu yüzden yeni yapılacak köprünün, mümkün olduğunca eski siluetini ve estetik dokusunu yaşatması büyük önem taşıyor.
Çünkü Antakya’nın yeniden inşası sadece binaların yeniden yapılması değildir. Aynı zamanda şehrin ruhunun, kimliğinin ve hafızasının da yeniden ayağa kaldırılmasıdır.
Umarız ki yeni Ata Köprüsü, geçmişe saygı duyan bir anlayışla inşa edilir. Yıllar sonra çocuklarımız ve torunlarımız, eski fotoğraflara baktıklarında “İşte bu bizim Ata Köprümüz” diyebilsinler.
Bazı yapılar sadece taş ve demirden ibaret değildir; onlar bir şehrin ortak hatırasıdır. Ata Köprüsü de Antakya’nın ortak hafızasında her zaman özel bir yere sahip olmaya devam edecektir.

Devamını Oku

Heykeli Dikilecek İnsanlar Vardır

Heykeli Dikilecek İnsanlar Vardır
0

BEĞENDİM

ABONE OL

-GAZETECİ YAZAR TALİP KÖLEOĞLU YAZDI-

Bazı insanlar vardır; yaşadıkları şehri sadece sevmez, ona ömürlerini adarlar. Onların hikâyesi, yaşadıkları kentin hikâyesiyle iç içe geçer. Hayatları, doğdukları toprağın hafızasına dönüşür. İşte Yılmaz Özfırat, benim için tam da böyle bir isimdir.
Hatay denildiğinde akla sadece bir eğitimci ya da sanat insanı gelmez. Akla; barışın, kardeşliğin ve birlikte yaşama kültürünün en güçlü savunucularından biri gelir.
2007 yılında Turizm Haftası etkinlikleri kapsamında kurulan Medeniyetler Korosu’nun fikir öncüsü ve proje babasıydı. Din adamlarından öğretmenlere, avukatlardan ev hanımlarına kadar farklı inançlardan ve farklı mesleklerden gönüllü insanları aynı sahnede buluşturmak, o gün için birçok kişiye hayal gibi geliyordu.
Ama Yılmaz Hoca, o hayali gerçeğe dönüştürdü.
Medeniyetler Korosu sadece şarkılar söyleyen bir topluluk olmadı; Hatay’ın yüzyıllardır yaşattığı birlikte yaşama kültürünün sesi oldu. Dünyanın dört bir yanında sahne aldı. Her konserin sonunda aynı daveti yaptı:
“Hatay’a gelin… Bir arada yaşama kültürünü yerinde görün.”
Bu cümle, onun ömrü boyunca taşıdığı en büyük misyondu.
Çünkü Yılmaz Özfırat için Hatay sadece doğduğu şehir değildi. Hatay, anlatılması gereken bir medeniyet hikâyesiydi.
Sonra 6 Şubat geldi…
Asrın felaketi…
Saatlerce enkaz altında kaldı.
Belki birçok insan böyle bir acının ardından başka bir şehirde yeni bir hayat kurmayı seçerdi. Ama o, enkazdan çıktıktan sonra kendisi için değil, memleketi için düşündü.
“Hatay için ne yapabilirim?”
İşte gerçek memleket sevdası budur.
Antakya’yı terk etmedi.
Depremin hemen ardından katıldığı televizyon programında gözyaşları içinde anlattıkları, yalnızca Hatay’ın değil, bütün Türkiye’nin yüreğine dokundu. O gün ekran başındaki milyonlar, onun gözyaşlarında sadece bir insanın acısını değil, yıkılmış bir şehrin feryadını izledi.
Yılmaz Özfırat, o gün Hatay’ın sesi oldu.
Sonrasında çıktığı her konserde de aynı görevi sürdürdü. Gittiği her şehirde yıkılan evleri, kaybedilen canları, eksilen hayatları ve yeniden ayağa kalkmaya çalışan Hatay’ı anlattı.
Salonlardaki insanlar çoğu zaman gözyaşlarını tutamadı.
Çünkü konuşan sadece bir koro şefi değildi.
Konuşan, acıyı iliklerine kadar yaşamış bir Hataylıydı.
Belki de taşıdığı o büyük yük, zamanla bedenini de yordu.
Mide kanseri teşhisi konuldu.
Fakat onu yakından tanıyan herkes bilir…
Ne zaman sağlık durumu sorulsa, yüzünde o mütevazı tebessüm belirir ve aynı cümleyi söylerdi:
“Bunu da yeneceğiz.”
İşte insanı büyük yapan makamlar değildir.
İnsanı büyük yapan, umudunu kaybetmeden başkalarına umut olabilmesidir.
Yılmaz Hoca hastalığına rağmen sahneden inmedi.
Korosunun başında olmaya, konserler vermeye, insanlara umut aşılamaya devam etti.
Çünkü biliyordu ki bazen bir türkü, en güçlü ilaçtır.
Bugün onun için edilen her dua aslında Hatay için edilen bir duadır.
Çünkü Yılmaz Özfırat yalnızca bir isim değildir.
O, Hatay’ın barışıdır.
Hatay’ın kardeşliğidir.
Hatay’ın kültürüdür.
Hatay’ın direncidir.
Toplumlar, kendilerini yaşatan insanlara vefa gösterdikleri sürece büyürler. Yol yapanlar önemlidir, bina yapanlar değerlidir; ama gönüller arasında köprü kuranlar çok daha kıymetlidir. Yılmaz Özfırat da işte o insanlardan biridir.
Ben bu şehrin bir evladı olarak şuna inanıyorum:
Her kentin heykeli dikilecek insanları vardır.
Çünkü heykeller sadece taştan yapılmaz.
Heykeller, insanların yüreğinde yükselir.
Ve Hatay’ın yüreğinde çoktan yerini almış bir isim varsa, o isimlerden biri hiç kuşkusuz Yılmaz Özfırat’tır.
Dileğim odur ki, yıllarca insanlara umut veren bu güzel insan her daim sahnelerde olsun ve o hiç değişmeyen çağrısını yeniden bütün dünyaya haykırsın:

“Hatay’a gelin… Bir arada yaşama kültürünü yerinde görün.”
Çünkü Hatay’ın Yılmaz Hoca’ya, Yılmaz Hoca’nın da Hatay’a anlatacağı daha çok hikâye var.
Ve evet…
Sen heykeli dikilecek bir insansın Yılmaz Hocam.

Devamını Oku

Fulya Öztürk’e Hatay’dan Fahri Hemşerilik Yakışır

Fulya Öztürk’e Hatay’dan Fahri Hemşerilik Yakışır
0

BEĞENDİM

ABONE OL

-GAZETECİ YAZAR TALİP KÖLEOĞLU YAZDI-

Bazı insanlar vardır… Mesleklerini yaparlar.
Bazıları ise mesleklerini yaşar, hissettirir ve iz bırakarak yapar. CNN Türk Özel Haberler Şefi Fulya Öztürk işte tam da bu isimlerden biri oldu.
“Asrın felaketi” olarak hafızalara kazınan 6 Şubat depremlerinin ilk anından itibaren Hatay’daydı. Kamerasını sadece yıkılan binalara çevirmedi; enkaz altındaki umutlara, çaresizce bekleyen annelere, çocuklara, sessiz çığlıklara da tuttu. Türkiye’ye ve dünyaya yalnızca bir afetin büyüklüğünü değil, insanların yaşadığı tarifsiz acıyı da anlattı.

O günlerde milyonlar onu ekranlardan izledi. Ama Hataylılar onu yalnızca bir gazeteci olarak görmedi. Çünkü o, yayın arasında mikrofonunu bırakıp bir depremzedenin elini tutabilen, gözyaşlarını gizlemeyen, yardım çağrısını sadece haber diliyle değil vicdanıyla da duyuran bir isimdi.
Canlı yayınlarda depremzedelerin “Fulya Abla seni seviyoruz” diye seslenmesi boşuna değildi. Çünkü o hitap, ekran ile halk arasındaki mesafeyi kaldıran samimiyetin sonucuydu. Fulya Öztürk de aynı içtenlikle “Ben de sizleri seviyorum” diyordu. Belki de onu farklı yapan en önemli şey buydu: Haberi sunarken halk ile iç içe olmak.
Deprem sonrası da bölgeden kopmadı. Hatay unutulmaya yüz tuttuğunda bile yeniden geldi, yeniden anlattı, yeniden hatırlattı. Geçtiğimiz günlerde düzenlenen “Afet Yönetiminde İletişim, Gönüllülük ve Sivil Toplumun Rolü” paneline konuşmacı olarak katıldığında gördüğü ilgi bunun en açık göstergesiydi. İnsanlar onu sadece televizyon ekranlarından tanıyan biri gibi değil, kendi ailelerinden biri gibi karşıladı.
Hatay sokaklarında yürürken esnafın “Fulya Abla bizim çarşıya da gel, buradan da yayın yap” çağrıları aslında bir teşekkürdü. O da bu çağrılara kayıtsız kalmadı; çarşıyı dolaştı, esnafla sohbet etti,Alışveriş yaptı, herkesi Hatay’a davet etti. Çünkü onun için Hatay bir haber bölgesi değil, gönül bağı kurduğu bir şehir olmuştu.
Bugün birçok Hataylı aynı düşüncede birleşiyor:
“Fulya Öztürk’e fahri hemşerilik beratı verilse ne güzel olur…”
Aslında bu düşünce sadece sembolik bir öneri değil; zor zamanlarda Hatay’ın sesini duyuran, acısını paylaşan ve bu şehri yalnız bırakmayan bir isme duyulan vefanın ifadesidir.
Çünkü bazı insanlar doğdukları şehirle değil, kalplerini verdikleri şehirlerle hemşeri olur. Hatay’ın kalbinde de Fulya Öztürk’ün artık özel bir yeri olduğu çok açık.

Devamını Oku

Antakya Yeniden Nefes Aldı

Antakya Yeniden Nefes Aldı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

-GAZETECİ YAZAR TALİP KÖLEOĞLU YAZIYOR-

Bazı şehirler vardır…
Yıkılsa da susmaz.
Acı yaşasa da tamamen vazgeçmez.
Antakya işte tam olarak böyle bir şehir.

Uzun bir aranın ardından, tam 3 yıl 3 ay sonra, bir dönem çocuk sesleriyle, kahkahalarla ve etkinliklerle yaşayan 15 Temmuz Milli İrade Parkı yeniden hayat buldu. Açık konuşmak gerekirse; o kalabalığı görmek, insanların yeniden aynı alanda buluştuğuna şahit olmak hepimize iyi geldi.

Çünkü mesele sadece bir festival değildi.

Antakya Gastro Bahar Festivali, bu şehrin yeniden ayağa kalkabileceğini gösteren güçlü bir tabloya dönüştü. Bir anlamda moral oldu, umut oldu, “Antakya hâlâ burada” dedirten büyük bir buluşma oldu.

Daha günler öncesinden hazırlıkların titizlikle yapıldığı belliydi. Antakya Belediyesi ve organizasyon ekibi ciddi bir emek ortaya koymuştu. Stantlardan sahne düzenine, etkinliklerden katılımcı planlamasına kadar her detay düşünülmüştü. Ancak sanırım hiç kimse ortaya çıkacak ilgiyi tam anlamıyla tahmin edemedi.

Çünkü festival beklenenin çok üzerinde ilgi gördü.

Dört gün boyunca parkın her köşesi doluydu. İnsanlar sadece gezmek için değil; sohbet etmek, üreticilere destek olmak, yöresel lezzetleri tatmak, sanatçılarla tanışmak ve en önemlisi biraz olsun normalleşebilmek için oradaydı.

Festival alanını baştan sona dolaşan biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Uzun zamandır Antakya’da böylesine canlı, böylesine enerjik bir atmosfer görmemiştim.

Yerel esnafın yüzü gülüyordu.
Sanatçılar ilgi görmekten mutluydu.
Vatandaşlar ise adeta eski günlerin özlemini gideriyordu.

Belki de en anlamlı görüntü festivalin son gününde ortaya çıktı. İnsanların “Bir hafta daha uzatılsın” talepleri aslında her şeyi anlatıyordu. Çünkü bir etkinliğin bitmesini istememek, insanların orada kendini iyi hissettiğinin en net göstergesidir.

Bugün Antakya’nın sadece binalara değil, morale ihtiyacı var.
Sadece yeniden yapılanmaya değil, yeniden bir araya gelmeye ihtiyacı var.
Kalabalıklara, üretime, sanata, müziğe, çocuk seslerine ihtiyacı var.

Antakya Gastro Bahar Festivali bize çok önemli bir şeyi yeniden hatırlattı:

Bu şehir hâlâ ayağa kalkabiliyor.
Hâlâ üretebiliyor.
Hâlâ insanları bir araya getirebiliyor.

Ve en önemlisi…

Antakya’nın ruhu hâlâ dimdik ayakta.

Devamını Oku

Asi’nin Kıyısından Hıdırellez’e Uzanan Dualar

Asi’nin Kıyısından Hıdırellez’e Uzanan Dualar
0

BEĞENDİM

ABONE OL

-GAZETECİ YAZAR TALİP KÖLEOĞLU YAZIYOR-

Kendimi bildim bileli her 5 Mayıs akşamı, içimde tarif edemediğim bir heyecan, dilimde ise dualarla Hıdırellez’i beklerim. Hz. Hızır ile Hz. İlyas’ın yeryüzünde buluştuğuna inanılan bu müstesna gece, bizim için yalnızca bir bahar kutlaması değil; umutların göğe yükseldiği, dileklerin kalpten kâğıda, oradan da kadere emanet edildiği özel bir zaman dilimiydi.
Asi Nehri kıyısında doğdum, orada büyüdüm. Çocukluğumun en saf anıları, elime aldığım bir kâğıda hayallerimi yazıp gül ağaçlarına koştuğum o Hıdırellez akşamlarında saklıdır. Gençliğimde sevda dilekleri, yetişkinliğimde ise sessiz dualar eşlik etti o kâğıtlara. Her yıl 5 Mayıs akşamı, akşam ile yatsı namazı arasında Asi kıyısı adeta bir mahşer kalabalığına dönüşürdü.

Taşlardan evler yapılır, gül dallarına umutlar asılır, dilekler kâğıtlara yazılıp Asi’nin serin sularına bırakılırdı. Herkesin gözünde aynı parıltı vardı: inanmanın, beklemenin ve dua etmenin parıltısı. Çaydanlıklar kaynar, simitler ve çörekler paylaşılır, kahkahaların arasına dualar karışırdı. O gece, sadece bir gelenek değil; bir aradalığın, kardeşliğin ve gönül birliğinin adıydı.
Şimdi Asi’nin kıyısından çok uzaktayım. Belki aynı taşlara dilek bırakamıyoruz, belki o eski kalabalıklar yok… Ama biliyorum ki Hıdırellez, mekânlara sığmayan bir inançtır. Nerede olursak olalım, kalbimizin bir köşesinde yaşamaya devam eder.
Bu yıl da gül ağaçlarının gölgesinde, aynı duaya sığınıyorum. Belki Asi yok yanımda ama anılarım hâlâ o suyun sesinde:
“Dualar kabul olsun, umutlar solmasın.”

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.