45,2229$% 0.07
52,8911€% 0.04
61,2240£% 0.01
6.599,83%0,45
10.751,00%0,47
42.852,00%0,55
02:00
16 Mayıs 2026 Cumartesi
-GAZETECİ YAZAR TALİP KÖLEOĞLU YAZDI-
Bazı insanlar vardır… Mesleklerini yaparlar.
Bazıları ise mesleklerini yaşar, hissettirir ve iz bırakarak yapar. CNN Türk Özel Haberler Şefi Fulya Öztürk işte tam da bu isimlerden biri oldu.
“Asrın felaketi” olarak hafızalara kazınan 6 Şubat depremlerinin ilk anından itibaren Hatay’daydı. Kamerasını sadece yıkılan binalara çevirmedi; enkaz altındaki umutlara, çaresizce bekleyen annelere, çocuklara, sessiz çığlıklara da tuttu. Türkiye’ye ve dünyaya yalnızca bir afetin büyüklüğünü değil, insanların yaşadığı tarifsiz acıyı da anlattı.

O günlerde milyonlar onu ekranlardan izledi. Ama Hataylılar onu yalnızca bir gazeteci olarak görmedi. Çünkü o, yayın arasında mikrofonunu bırakıp bir depremzedenin elini tutabilen, gözyaşlarını gizlemeyen, yardım çağrısını sadece haber diliyle değil vicdanıyla da duyuran bir isimdi.
Canlı yayınlarda depremzedelerin “Fulya Abla seni seviyoruz” diye seslenmesi boşuna değildi. Çünkü o hitap, ekran ile halk arasındaki mesafeyi kaldıran samimiyetin sonucuydu. Fulya Öztürk de aynı içtenlikle “Ben de sizleri seviyorum” diyordu. Belki de onu farklı yapan en önemli şey buydu: Haberi sunarken halk ile iç içe olmak.
Deprem sonrası da bölgeden kopmadı. Hatay unutulmaya yüz tuttuğunda bile yeniden geldi, yeniden anlattı, yeniden hatırlattı. Geçtiğimiz günlerde düzenlenen “Afet Yönetiminde İletişim, Gönüllülük ve Sivil Toplumun Rolü” paneline konuşmacı olarak katıldığında gördüğü ilgi bunun en açık göstergesiydi. İnsanlar onu sadece televizyon ekranlarından tanıyan biri gibi değil, kendi ailelerinden biri gibi karşıladı.
Hatay sokaklarında yürürken esnafın “Fulya Abla bizim çarşıya da gel, buradan da yayın yap” çağrıları aslında bir teşekkürdü. O da bu çağrılara kayıtsız kalmadı; çarşıyı dolaştı, esnafla sohbet etti,Alışveriş yaptı, herkesi Hatay’a davet etti. Çünkü onun için Hatay bir haber bölgesi değil, gönül bağı kurduğu bir şehir olmuştu.
Bugün birçok Hataylı aynı düşüncede birleşiyor:
“Fulya Öztürk’e fahri hemşerilik beratı verilse ne güzel olur…”
Aslında bu düşünce sadece sembolik bir öneri değil; zor zamanlarda Hatay’ın sesini duyuran, acısını paylaşan ve bu şehri yalnız bırakmayan bir isme duyulan vefanın ifadesidir.
Çünkü bazı insanlar doğdukları şehirle değil, kalplerini verdikleri şehirlerle hemşeri olur. Hatay’ın kalbinde de Fulya Öztürk’ün artık özel bir yeri olduğu çok açık.
-GAZETECİ YAZAR TALİP KÖLEOĞLU YAZIYOR-
Bazı şehirler vardır…
Yıkılsa da susmaz.
Acı yaşasa da tamamen vazgeçmez.
Antakya işte tam olarak böyle bir şehir.
Uzun bir aranın ardından, tam 3 yıl 3 ay sonra, bir dönem çocuk sesleriyle, kahkahalarla ve etkinliklerle yaşayan 15 Temmuz Milli İrade Parkı yeniden hayat buldu. Açık konuşmak gerekirse; o kalabalığı görmek, insanların yeniden aynı alanda buluştuğuna şahit olmak hepimize iyi geldi.
Çünkü mesele sadece bir festival değildi.
Antakya Gastro Bahar Festivali, bu şehrin yeniden ayağa kalkabileceğini gösteren güçlü bir tabloya dönüştü. Bir anlamda moral oldu, umut oldu, “Antakya hâlâ burada” dedirten büyük bir buluşma oldu.
Daha günler öncesinden hazırlıkların titizlikle yapıldığı belliydi. Antakya Belediyesi ve organizasyon ekibi ciddi bir emek ortaya koymuştu. Stantlardan sahne düzenine, etkinliklerden katılımcı planlamasına kadar her detay düşünülmüştü. Ancak sanırım hiç kimse ortaya çıkacak ilgiyi tam anlamıyla tahmin edemedi.
Çünkü festival beklenenin çok üzerinde ilgi gördü.
Dört gün boyunca parkın her köşesi doluydu. İnsanlar sadece gezmek için değil; sohbet etmek, üreticilere destek olmak, yöresel lezzetleri tatmak, sanatçılarla tanışmak ve en önemlisi biraz olsun normalleşebilmek için oradaydı.
Festival alanını baştan sona dolaşan biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Uzun zamandır Antakya’da böylesine canlı, böylesine enerjik bir atmosfer görmemiştim.
Yerel esnafın yüzü gülüyordu.
Sanatçılar ilgi görmekten mutluydu.
Vatandaşlar ise adeta eski günlerin özlemini gideriyordu.
Belki de en anlamlı görüntü festivalin son gününde ortaya çıktı. İnsanların “Bir hafta daha uzatılsın” talepleri aslında her şeyi anlatıyordu. Çünkü bir etkinliğin bitmesini istememek, insanların orada kendini iyi hissettiğinin en net göstergesidir.
Bugün Antakya’nın sadece binalara değil, morale ihtiyacı var.
Sadece yeniden yapılanmaya değil, yeniden bir araya gelmeye ihtiyacı var.
Kalabalıklara, üretime, sanata, müziğe, çocuk seslerine ihtiyacı var.
Antakya Gastro Bahar Festivali bize çok önemli bir şeyi yeniden hatırlattı:
Bu şehir hâlâ ayağa kalkabiliyor.
Hâlâ üretebiliyor.
Hâlâ insanları bir araya getirebiliyor.
Ve en önemlisi…
Antakya’nın ruhu hâlâ dimdik ayakta.
-GAZETECİ YAZAR TALİP KÖLEOĞLU YAZIYOR-
Kendimi bildim bileli her 5 Mayıs akşamı, içimde tarif edemediğim bir heyecan, dilimde ise dualarla Hıdırellez’i beklerim. Hz. Hızır ile Hz. İlyas’ın yeryüzünde buluştuğuna inanılan bu müstesna gece, bizim için yalnızca bir bahar kutlaması değil; umutların göğe yükseldiği, dileklerin kalpten kâğıda, oradan da kadere emanet edildiği özel bir zaman dilimiydi.
Asi Nehri kıyısında doğdum, orada büyüdüm. Çocukluğumun en saf anıları, elime aldığım bir kâğıda hayallerimi yazıp gül ağaçlarına koştuğum o Hıdırellez akşamlarında saklıdır. Gençliğimde sevda dilekleri, yetişkinliğimde ise sessiz dualar eşlik etti o kâğıtlara. Her yıl 5 Mayıs akşamı, akşam ile yatsı namazı arasında Asi kıyısı adeta bir mahşer kalabalığına dönüşürdü.

Taşlardan evler yapılır, gül dallarına umutlar asılır, dilekler kâğıtlara yazılıp Asi’nin serin sularına bırakılırdı. Herkesin gözünde aynı parıltı vardı: inanmanın, beklemenin ve dua etmenin parıltısı. Çaydanlıklar kaynar, simitler ve çörekler paylaşılır, kahkahaların arasına dualar karışırdı. O gece, sadece bir gelenek değil; bir aradalığın, kardeşliğin ve gönül birliğinin adıydı.
Şimdi Asi’nin kıyısından çok uzaktayım. Belki aynı taşlara dilek bırakamıyoruz, belki o eski kalabalıklar yok… Ama biliyorum ki Hıdırellez, mekânlara sığmayan bir inançtır. Nerede olursak olalım, kalbimizin bir köşesinde yaşamaya devam eder.
Bu yıl da gül ağaçlarının gölgesinde, aynı duaya sığınıyorum. Belki Asi yok yanımda ama anılarım hâlâ o suyun sesinde:
“Dualar kabul olsun, umutlar solmasın.”
-GAZETECİ YAZAR TALİP KÖLEOĞLU YAZIYOR-
Eğitimin temeli nerededir diye sorsalar, çoğumuzun aklına ilkokul, hatta lise gelir. Oysa işin aslı çok daha erken başlar. Bir çocuğun hayal kurmayı öğrendiği, merak etmeyi içselleştirdiği, ilk kez “ben yapabilirim” duygusunu tattığı yer okul öncesidir. İşte tam da bu yüzden, bugün okul öncesi eğitime yapılan her yatırım aslında geleceğe atılan en sağlam adımdır.
Eskiden “oyun çağı” deyip geçilen o yıllar, artık bilimle, sanatla ve üretimle iç içe. Çocuklar yalnızca boyama yapmıyor; düşünüyor, tasarlıyor, sorguluyor. Kimi zaman bir geri dönüşüm projesiyle çevre bilinci kazanıyor, kimi zaman küçük bir robotik çalışmayla teknolojiye dokunuyor. Daha hayatın başında sosyal sorumlulukla tanışıyor, paylaşmayı ve birlikte üretmeyi öğreniyorlar.
Bu dönüşümün somut örneklerinden biri de Ecemsu Anaokulu. Sıradan bir eğitim anlayışının ötesine geçen bu kurum, çocukları sadece bugüne değil, yarına hazırlıyor. Geçtiğimiz yıl Antalya’da düzenlenen School Art Competition Uluslararası Sanat Yarışması’nda STEM+Art kategorisinde elde edilen Türkiye birinciliği, aslında bu vizyonun bir yansımasıydı.
Bu yıl gelen başarılar ise artık bir tesadüften söz edilemeyeceğini açıkça ortaya koyuyor. “Geleceğin Yeşil ve Akıllı Şehri” projesiyle Türkiye birinciliği, “Akıllı Tarım ve Sürdürülebilir Gelecek Şehri” projesiyle Türkiye üçüncülüğü… Bunlar sadece dereceler değil; doğaya duyarlı, teknolojiyle barışık, çözüm üreten bireylerin yetiştiğinin göstergesi.

Dahası, bu başarıların sınırları Türkiye ile de kalacak gibi görünmüyor. Gözler şimdi İspanya’da elde edilmesi beklenen uluslararası sonuçlarda. Eğer aynı azim ve vizyonla devam ederlerse, bu çocukların adını dünya sahnesinde duymamız hiç de sürpriz olmayacak.
Elbette bu başarının arkasında güçlü bir irade ve doğru bir eğitim yaklaşımı var. Kurucu Müdür Fatma Oduncu ve deneyimli eğitim kadrosu, çocuklara sadece bilgi değil; özgüven, sorumluluk ve hayal gücü kazandırıyor. Belki de en kıymetlisi bu…
Bugün bu başarıları konuşuyoruz ama asıl mesele yarın. Çünkü bu çocuklar büyüdüğünde; şehirleri tasarlayan, doğayı koruyan, teknolojiyi insanlık için kullanan bireyler olacak. Ve biz o zaman dönüp diyeceğiz ki: “Her şey o küçük sınıflarda başlamıştı.”
Kısacası…
Zamane çocukları gerçekten şanslı. Ama daha önemlisi, onları doğru yönlendiren eğitimciler sayesinde bu şansı değere dönüştürebiliyorlar. Bizlere de bu güzel tabloyu görmek ve emeği geçenleri gönülden alkışlamak düşüyor.
-GAZETECİ YAZAR TALİP KÖLEOĞLU YAZIYOR-
Bayramlar benim için bir zamanlar sadece takvimdeki özel günler değildi. Bir araya gelişti, sarılışın sıcaklığıydı, aynı sofrada çoğalan bereketti. Kapıların ardına kadar açık olduğu, gönüllerin birbirine daha da yaklaştığı o günler… Her bayram sabahı, çocukluğumdan bugüne içimde aynı heyecanı taşırdım. Ta ki asrın felaketine kadar.
2023 yılının ilk Ramazan Bayramı’nda başladı içimdeki o tarifsiz burukluk. Takvim “bayram” diyordu ama içimde hiçbir şey bayram değildi. Sanki zaman durmuş, hayat yarım kalmış gibiydi. O gün anladım ki bazı acılar, insanın en kutsal bildiği günleri bile sessizliğe bürüyebiliyormuş.
Sonrasında beş bayram geçti. Her biri bir öncekinden daha eksik, daha sessiz… Aile büyüklerim olmadan, sevdiklerim olmadan geçen bayramlar; aslında bayramdan çok birer hatırlayış, birer özlem günü oldu. Sofralar kuruldu belki ama o eski neşe yoktu. Kahkahalar yerini derin suskunluklara bıraktı. Çünkü bazı sandalyeler hep boş kaldı.
Bayram namazı… Eskiden içimi huzurla dolduran o anlar da artık başka bir anlam taşıyor. Fahri Öksüz Camii’nde saf tutamadığım her bayram sabahı, bir şeylerin geri dönülmez şekilde değiştiğini daha da derinden hissediyorum. Sadece bir mekân değil kaybettiğim; anılar, alışkanlıklar, birlikte edilen dualar…
Sevdiklerimin mezarları bir yerlerde, ben bir yerlerde… Aramızda sadece mesafe değil, kapanması imkânsız bir boşluk var artık. Bayram sabahları ellerini öpemediğim, dualarını alamadığım insanlar… İşte en çok da bu yüzden, içimdeki bayram hep yarım.
Peki, nasıl bayram olsun?
Belki de artık bayram; eski neşesiyle değil, hatıraların sıcaklığıyla yaşanıyor. Belki bir dua, bir Fatiha, bir iç çekiş… Belki de bayram dediğimiz şey, kaybettiklerimizi unutmadan yaşamaya devam edebilmektir.
Evet, bayramlar artık eskisi gibi değil. Ama yine de içimizin en derin yerinde bir umut kırıntısı var. Çünkü biz, kayıplarımızla yaşamayı öğrenirken; sevdiklerimizi kalbimizde yaşatmayı da öğreniyoruz.
Ve belki bir gün, o eski bayramların sıcaklığına tam olarak dönemeyeceğiz. Ama hatıraların ışığında, eksik de olsa bayramı hissetmeye devam edeceğiz.
Çünkü bayram, bazen en çok yokluğun içinde anlaşılır.