DOLAR

33,0413$% 0.65

EURO

36,0249% 0.4

STERLİN

42,9931£% 1.08

GRAM ALTIN

2.559,20%0,41

ÇEYREK ALTIN

4.146,00%0,67

TAM ALTIN

16.608,00%0,67

İmsak Vakti a 02:00
Hatay HAFİF YAĞMUR 22°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Zühre Azazi Kar

Zühre Azazi Kar

11 Mayıs 2024 Cumartesi

GÜLNİHAL

GÜLNİHAL
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Mayıs ayına yaraşır bulutlu, arada yağmur geçişli bir güne uyanıp pencereden Marmara Denizi’ne bakarken, Akdeniz’in yaz mevsimini aratmayan mayıs sıcaklarında kutladığımız Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramları geldi aklıma. Sonra o törenlerden birinde yaptığımız ritmik bir gösteri sırasında çalan ve o yaşlarda içimizi bayan, aşkı, sevdayı öğrendikçe orta yaşlarda ancak anlamlandırabildiğimiz rast makamındaki, İsmail Dede Efendi’ye ait şarkı dolandı dilime.
“Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü.
Sim-ü ten gonca fem bîbedel ol güzel.
Âteş-i ruhleri yaktı bu gönlümü.
Pür eda, pür cefa, pek küçük, pek güzel.
Görmedim kimsede böyle dilrûba.
Böyle kaş, böyle göz, böyle el, böyle yüz.”

Şeklinde sürüp giden dizeler aslında bir sevgiliye yazılmış. Fakat anlamlandırmak isteyince bir anneye ithaf edilmiş bir çok güfte veya şiirden biriymiş gibi gelir hep.
Çocuk doğurmuş veya doğurmamış, her biri ayrı bir renk, her biri ayrı bir kokuya sahip birer gülnihal
-gül fidesi- olan, öğrenmeye açık, öğretmeye gönüllü, bizi hatalarımızla kabul eden tüm cesur kadınların “Anneler Günü” bugün.

Cenazede ağlayıp, düğünde eğlenmesi istenen, sevindiklerinde sadece baş örtülerini düzelten, çaresizlikte dizlerine vuran annelerin günü bugün.

Evin bacasının hüzün mü-sevinç mi tüttüğü konusunda ilk yargılanan, yüreğimiz yırtıldığında iğne-iplikle koşan annelerin günü bugün.

Kendi yüreklerindeki kırıklıkları gizleyip bizleri sarıp-sarmalamak adına her daim dimdik ayakta olan annelerin günü bugün.

Raflara dizdikleri rengarenk turşu ve reçel kavanozları ile giydikleri basmanın alı al moru mor renkleri dışında mutlulukları olmayan annelerin günü bugün!
***
Antakya’da geçen çocukluğumuzda annelerimiz günün ilk ışıkları ile akşam yemeğini ocağa koyar daha sonra bahçe kapılarının önünü süpürür, toz kalkmasın diyerek sokağa su serperlerdi. Kapı önüne dizdikleri bitmiş yağ veya helva tenekelerine ektikleri ıtır, fulya, karanfil fideleriyle kendileri gibi mis kokan gülnihallerin sulanması ve bahçenin beton zeminli kısımlarının yıkanmasından sonra, evin içini toparlamaya dalar, kemikten yapılma tarakla saçlarını taramaları akşamı bulurdu.
Sofralarına hep sevgi katabilen, pişirdiği yemeğin beğenilmesi dışında beklentisi olmayan bol kepçe annelerimiz.
Evlerinin penceresinden baktıklarında bir şarkı veya bir türkü tutturan, depremle beraber kalmayan pencerelerinden şimdilerde sadece baktıklarını anıp, bağrı yanık dostlara, boynu bükük eşlere havada kalan bir merhaba gönderen annelerimiz!
***
Hayatımızın ters giden anlarında “eksik öğrettin” diyerek en kolay suçladığımız, diliyle değil yüreğiyle seven annelerimiz.

Hayatı güzel bir yerden yakaladığımızda bozmaya çalışan olursa kalkan olan, hayatı güçleştiren şeylerden uzaklaştıkça da bizi uyaran annelerimiz!

Hayatı bir memur gibi değil mütehassıs gibi yorumlayan annelerimiz!

Hayat akıp giderken evlatları için kim ne söylerse söylesin duymak istediyi tek cümle “Allah bağışlasın” olan annelerimiz!

Hayata kim bilir kaç sabah gitmekle-gelmek arası uyansalar da hep kalan annelerimiz!

Hayattan kayıp giderken kanatlarının altına sakladıkları kim bilir kaç sırla sonsuzluğa giden annelerimiz!

Hayatın içinde en karmaşık problemleri çözemediğimizde dört işlemin herhangi birinin basit bir formülüyle karşımıza çıkan annelerimiz!

Cemal Süreya, “Sevmek uzun kelime” der ya? İşte o uzun kelimeyi dua ve sevgileriyle destansı bir yazıya dönüştüren ah o güzel annelerimiz! Hep bir teveccüh içinde olup, hayata hep bir hüsnünazarla
-güzel bakmak- bakmamızı sağlayan gözlerinizden öperim.
Kalın sağlıcakla.
Gününüz kutlu olsun!

Devamını Oku

ZAYN

ZAYN
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Sevgili okurlar, olmak istediğiniz yerle, bulunmak durumunda kaldığınız yer arasında gidip gelmeleriniz arttı mı şu aralar?
Bu soruyu örneklendirerek bugünün anlam ve önemine uygun olarak şöyle sorayım; mesela Antakya Atatürk Caddesin’de kutladığımız 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı törenlerini, ne kadar özlediniz?
Bunu cevaplandırırken yaşça büyüyüp çocukluk günlerinden uzaklaştıkça zaten çok özlemiş, depremle beraber yerle bir olan bu caddemize kavuşup o coşkuyu yakalamaksa hayal oldu diyoruz. Hayatın tam orta yerinde kaybolmuş gibiyiz şu aralar. Ne bayramları yaşayacak çocuksu sevincimiz ne de kutlama yapacak mekanımız kaldı ne yazık ki!

Sıradan görünse de çok değerliydi çocukluk günlerimizin 23 Nisan’ları!
Renkliydi!
Coşkuluydu!

Gökyüzünün mavisi, sıcağın sarısı, sevginin kırmızısı, pamuk şekerinin pembesi, menekşenin moru, Amik Ovası’nın pamuk beyazı kıyafetlerimizle, caddeyi boydan boya kaplardık.

Uçan balonlarımızı kaçmasın diyerek bileğimize bağlar, kolumuza taktığımız hasır sepetlere günün ilk ışıklarıyla dalından kopardığımız çiçekleri koyardık. Kendi ellerimizle gazete kağıdından yaptığımız uçurtmaların coşkusuna girmiyorum. O zamanlar naylondan yapılma hiçbir şey yoktu hayatımızda.
Siyah, yasın rengi, çocuklara sadece gülmek yakışır düşüncesiyle, gecenin en romantik, resmi kutlamaların en zarif rengi olsa da giydirmezlerdi bize.
Tek derdimiz, zayn -süs, bezenmek, güzellik- içinde olmak, bandomuzun çaldığı ritimle uygun adım atmaktı.

Büyüklerimizin dua ve sevgisinin birleşmesiyle oluşan güçle büyüyen bizler, depremden sonra olur-olmaz zamanlarda gözyaşlarımızla boğulur gibi oluyoruz bazen.
Papatyaları kendi kendimize taç yapan, salçalı ekmeklerimizi bile bölüşen bir nesil olarak, insanları ve hayatı çok sevdiğimiz için ağır geliyor bazı şeyler. Ama her şeye rağmen imkanlarımızın kıymetini bilerek, şımarmadan ve de geleceğimiz olan çocuklarımızı şımartmadan kullanmaya devam etmeliyiz.

Hangi yaşa gelirsem geleyim en sevdiğim bayram bu bayram!
Bence büyük değil çok büyük bayram bu bayram!

Yücelik mertebesi olarak görünen padişahlıktan, millet iradesi için ilan edilecek Cumhuriyet’in ilk çalışması olan millet meclisinin açılışıdır bu bayram! Demokrasi için eşitlik için şimdilerde hepten kaybolan hak, hukuk, adalet için!

Önceleri Covid-19 sonra deprem dolayısıyla ertelediğimiz papatya fallarını seviyora çıkana kadar yapalım bu bahar.
Defne kokusunu en çok geçen bahar ıskalamıştık ya? Apollon’a inat içimize çeke çeke alalım bu bahar!
Bahar gibi bir bahar olsun bu bahar!
Çocukluğumuzun o son bakışı, gülüşü, coşkusu, zeyn dolu görüntüsü dolsun içinize!
Gönül telinizi titreten şarkılar, türküler sarsın içinizi!
Herhangi bir çocuğun elini tutar gibi çok güçlü bir el tutmuş olsun elinizi!
Hayat, aynı şarkının farklı okunmuş yorumları gibi alıp götürsün hepinizi!
Sevmenin cesareti, sevilmenin verdiği güven ile önemsediklerinizi kimseye emanet etmeden, zeyn içinde, coşkuyla yaşayacağınız nice 23 Nisan’larınız olsun!
Bayramınız, kutlu olsun!
İki elimizle sıkı sıkı tuttuğumuz halde ebedi dünyaya uçup giden yavru güvercinlerimize de buluşana kadar selam olsun!

Devamını Oku

GÜVERCİN

GÜVERCİN
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Yüzyılın felaketi sayılan deprem, sadece on bir ilimizin yaşayanlarını değil, dolaylı da olsa maddi veya manevi olarak, ülkemizin bütün vatandaşlarını etkiledi.
Yaklaşık on dört ay önce bu depremle beraber yok olan Antakya’mızın, elli yıl önceki haline çokça benzettiğim ve Afrika Kıtası’nın en kadim ülkesi sayılan Mısır’ın başkenti Kahire’yi, geçtiğimiz şubat ayının sonunda, hatırı sayılır bir süre içerisinde, turistik amaçlı ziyaret ettim.
Bu iki kadim şehir arasında gördüğüm ve oldukça basit olan bu benzerlikleri sizlerle paylaşmak istedim.
Ölülerini ayrı bir mezarlığa değil de kendi evlerine gömmeleri dışında, elli yıl öncesi için ciddi sayılabilecek farklılığımız yokmuş aslında.

Ta ki deprem, çokça insanımızı kendi evine gömene kadar!

Toprak sokaklarında koşturup top oynayan çocukları, köşe başında şeker kamışı satarken kaldırım kenarına oturmuş kadınları, evlerinin çatısına kurdukları kafeslerde güvercin besleyen erkekleri vardı Kahire’nin.
Çocukluğumuzun geçtiği mahallede bıçkın delikanlı abilerimiz de parlak tüylü, rengarenk ve lider olanının ayağına çıngırak bağladıkları güvercinler beslerlerdi.
“Uçarak, dolanır dolanır, gerçek sahibimin bir ıslığı veya sopanın ucuna bağlayıp salladığı renkli bir mendille evime geri dönerim” mesajını veren güvercinler.
Barışın simgesi sayılan fakat siyasilerin kanatlarını kırdığı, bakışı hep özel ve de güzel güvercinler!

Çocukken televizyonda izlediğimiz Mısır yapımı siyah-beyaz filmleri, lehçeleri farklı olduğu için çok anlamaz, anne veya babamıza tercüme ettirirdik. İşte o filmlerde yıllar yıllar önce gördüğümüz figürler aynen kalmış. Gerçek mekanlarda o sahneleri yeniden tasvir etmek güzeldi. Filmlerin kahramanları olan polis memuru, pazar yerindeki esnaf, balıkçı, garson, karşılığı olmayan emek için birer örnek olarak, oracıkta aynen duruyorlardı.
Alış-verişte bozuk para üstü yerine sakız veren bakkal amcalarımız vardı ya? Onlar da aynı şekilde lokum veya şeker veriyorlar.
Çalıştırılan çocuk sayısı da bizdeki o yıllar gibi fazlaydı. Köyde okul bulunmadığı, başka bir yerde de okutma imkanı olmadığı için bir zanaat öğrenmesi adına şehre gönderilen çocuklarımız geldi aklıma. Kimi köyün tek olan minibüsüyle sabah şehre gelir akşam döner, kimiyse şehirde bulunan bir yakınının yanında kalır hafta sonu köye giderdi.
Artık zanaatın bittiği, tüccarların arttığı bir dünyadayız ne yazık ki!

Eski kıyafetlerin veya atıl kumaş parçalarının ince şeritler halinde kesilip uç uca bağlandıktan sonra iplik niyetine dokuma tezgahlarında dokunarak yapılan ve her ilmeği farklı renkte olan kilimleri bilir misiniz? Hani bahçede oyun oynarken yere oturup üşütmeyelim diye annemizin altımıza serdiği, pikniğe giderken babamızın içi dolu ağır bez torbaları taşıdığı için elimize tutuşturduğu o rengarenk kilimler.
İşte onlar her yerdeydiler. Kaldığımız son yıldızlı otel odasının duvarında süs, beyaz kum kaplı adacıkları görmek için bindiğimiz yatın güvertesinde kaymayı engelleyen paspas, kahvehanede üzerine oturduğumuz minder, çölde çay içerken bağdaş kurduğumuz çadırın kumdan zemini üzerine serilmiş halı olarak vazife yapıyorlardı.

Hurgada ve Sharm El Sheikh şehirleri, çölde yaratılmış yapay birer cennet gibiydi. Mavinin her tonuna suyun berraklığı eklenince ikinci günden sonra kendinizi denizin altında yürüyor gibi hissediyorsunuz.
Rüzgarsa Samandağ’daki Kel Dağı’nın yamaçlarda esen melteminin içine karışan bahhur
-tütsü- kokusunu tutmazsa da yöreye özgü papirüs yapımında kullanılan lotus kokusunu veriyordu.
Dahab -altın- Bölgesi’nden
Ras -baş- Muhhamed’e giderken, Sina Yarımada’sının tam güneyinde, Kızıldeniz’in tam ortasında olmak, büyük coğrafya atlasını açıp incelediğimizde yaşadığımız o çocuksu heyecanları hatırlattı. Kurşun kalemimizin ucunu kalemtraşla iyice incelttikten sonra atlasın üzerinde çembere alarak işaretlediğimiz yer olmaktan çıkmış, gerçekliğin tam ortasında olmak şükran sebebimdi.
Antakya yıkıldıktan sonra göz yaşları içinde arkasından mendil salladığımız çocukluğumuza bir nevi selam çaktım!

Soğuk savaş döneminde Mısır’ın ulusal simgesi olmuş, sanatın birleştirici gücü sayesinde popülerleşmiş, “Doğu’nun Yıldızı” veya “Dördüncü Piramit” olarak tanımlanmış ses sanatçısı Ümmü Gülsüm’ün izini çok sürdüm. Sadece antikacının birinin duvara astığı resmine denk gelebildim. Kapitalizmin dünya çapında yarattığı geçim kaygısından olsa gerek batı müziğine yönelmiş olan otantik mekanlar arabeskin dibiydi. 1980 yılının faşist darbesinden sonra biz de güzel Antakya’mız da ana dilimizle şarkılar söyleyemez, dinleyemez olmuştuk bir zamanlar!

Hz. Musa’nın kendisine inanan halkını Firavun’un zulmünden kaçırırken, Sina Çölü’n de bulunan Tur Dağı’n da Tanrı ile konuştuğu ve “On Emir”‘in kendisine burada vahiy edildiği bilinir. Tur Dağı, Asya ile Afrika Kıta’larını birbirinden ayırır ama müminleriyle beraber üç ayda geldikleri noktada Süveyş Kanalı sayesinde kıtalar birbirlerine yeniden bağlanır.
Ayn Musa -Musa’nın Gözü- denilen bu nokta, Hz. Musa’nın Samandağ sahilinde Hz. Hızır’la buluştuktan sonra dağlara çıkıp asasını su bulmak için toprağa saplamasıyla yeşeren ve şimdiki Hıdırbey Köyünde bulunan çınar ağacını hatırlattı.
Sadece isimleri farklı olan zalimler tarih boyunca vardı. Yazık ki zalimlerin o zulmü şimdi olduğu gibi ilerde de hep olacak!
İnsan ve doğa sevgisiyle dolu olan bizler, akıl ve bilimin öğretisi, yaradanın maneviyatıyla beslenmeye devam etmeliyiz.
Yaşasın tüm halkların kardeşliği!

Eyyy ülkemizin kendi kendini Avrupalı tayin edip duble yol yapmayı başarı sayan yöneticileri!
Duble yol Afrika’da da var. Üstelik aydınlatması güneş enerjisi ile yapılmış duble yollar.

Teknoloji herkesin hizmetinde! Okuyup anlayabilene tabii ki!
Uzaya turistik geziyle pilot göndermek teknoloji değildir!
Hele hele sayısı tam olarak bilinmeyen milyonlarca vatandaşınız evsiz kalmışken!
Biz buna halk dilinde “Ayranı yok içmeye, tahta revanla gider …….” diyoruz.
Siz de bunu çok iyi bilirsiniz!
Her daim yanınızda taşıdığınız şakşakçılarınız hariç, halktan o kadar uzaklaştınız ki!

Velhasıl, bir koku, damağa yapışan bir tat, sarı renginin herhangi bir tonu Mısır’da dolanırken Antakya’daki hatıralarımı uslu bırakmadı. Beraberce, birbirimize fazlaca dem vurmadan dolandık durduk işte!
İki damla da olsa, ayrılık hediyesi olarak gözyaşı döktüğüm de doğrudur.

Antakya’nın bizden ayrılış hikayesi çok sarsıcı oldu ama içimizden asla gitmeyecek. O güzel çehresi hatıralarımızda hep yaşayacak.
Eskisi gibi olabilmesi içinse elimizde kalan tek kale ne yazık ki sabır!
Avuçlarımızın içinde sımsıkı tuttuğumuz, gitmesini hiç istemediğimiz halde kafasından öpüp bıraktığımız yavru güvercinlere de selam olsun!

Devamını Oku

KADINLAR

KADINLAR
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Hem bağlı bulundukları ülkenin hem de komşu ülkenin kültürünü öğrenmek, ortaya karışık bir kültürle barışık yaşamak, sınırda bulunan şehirlerde yaşayanların güzel kaderidir.
Arapça okuma-yazması olan, doğru tefsir yapan, Atatürk’ün talimatıyla sınırdaki ay anlamına gelen “Hatay” ismini almış şehirde yaşayan bir çok aile gibi Suriye kökenli dedelerden birinin torunuyum ben de.
Türk değilim.
Arap’ta değilim.
Hiç biri öğretilmedi bana. Sadece ve sadece insanca yaşayarak, kadın olmanın değerleri öğretildi.

Babam, kız çocuğu olmanın güzelliklerini yaşattı hep.
Hayat arkadaşım, ”sen alasını yaparsın” diyerek “erkek işi” tezini çürüttü.
Erkek kardeşim, kadın-erkek ayrımından bihaber.
Öğretmenlerim, Atatürk’ün ilkeleri doğrultusunda, fikri hür, vicdanı hür yetişmemiz için çalıştılar.
Ben de kızımı açtıkları bu yolda kurulan ülkü doğrultusunda büyütmeye çalıştım kendimce.
Makyajla mutasyona uğrayan yüzler yerine yüreğimizi süslemeyi, fikirlerimizi büyütmeyi tercih ettik.
Günlük hayatın içinde parlak renkler olsa da gölgelerin altında sıkışıp kalabileceğimizi, bazen grileşen hayatı, maviye, pembeye çalabilmenin elimizde olduğunu beraberce öğrenmeğe çalıştık. Tabii ki öğrenebildiğimiz kadar!

Bizim oralarda eskiden kadınlara çeyiz olarak zeytin ağacı verilirmiş. Kendi babası verse “Köklerin burada. Ne zaman istersen gel” anlamını taşırdı.
Ama ağacı veren eşinin ailesi olunca bu rehaveti bulamamış, bereket beklenmiş hep kadından.
Oysa ki önce güven ister kadın!

Çalışmış, çalışmasının karşılığını almış, hangi yaşa gelirse gelsin babasının dizinin dibine gelebileceği güvencesi verilmiş bizim gibi kadınlar için sadece ve sadece çiçekli bir kutlamadır 8 Mart.
Mühim olan istihdama alınmayan, istihdamın içindeyse de hakkı verilmeyen, sofradaki yeri inekten sonra gelen kadınların sessizliğine ses olabilmektir 8 Mart.
Yaşasın 8 Mart!
Yaşasın kadınların omuz omuza yaptıkları örgütlü mücadeleler!

İranlı yazar Sadık Hidayet, “Kör Baykuş” romanında, yalnızlığıyla mücadele eden kahramanına anlatmakta olduğu öykünün bir paragrafında “Benim gözümde kadındı O. Yani insanüstü bir yaratık” dedirtir.

Küba’lı yazar Jose Marti’de
“Kadınlar mı? Onların ısırığıyla ölebilirsiniz. Ama hayatınızı onlar hakkında kötü konuşarak kirletmeyin” der.
Ahlaki değerlerin, siyasetin, hırçınlıkların ve bencilliklerin kadın üzerinden yapılmadığı günlerin özlemi hep içimizde.
Yazık ki öyle de kalacak gibi görünüyor.

Sazende, Farsçada inşa eden anlamına gelir. Ayrıca müzik grubunun her bir enstrümanını çalan kişidir sazende.
Kadınlar hep birer sazende!
Besleyen, büyüten, inşa eden veya inşaya destek olan kadınlar!
Köyde, kentte hep çalışan, baş tacı edilecekken hep arkaya itilen kadınlar!
Toplumun aynası kadınlar!

Bazen bir elin bazen iki elin parmak sayısını geçen çocuklarını büyütürken aynaya bakacak vakit bulamadan günü bitiren, ilk veya ikinci çocuğunu dünyanın en lezzetli içeceği anne sütünden kesince kocası askerden gelen kadınlar!
Acıyla yoğrulmuş, acısını öpüp başına koymuş, yüzünü gözyaşı ile yıkamış, her devrin duygusu aşkı hiç tatmamış kadınlar!
Herkese yenilse de kendine yenilmeyip küllerinden doğabilen kadınlar!
Yüzü ne kadar yaşlanırsa yaşlansın, gözleri sevdayla parlayan kadınlar!
Dertli günde ağlamayı, sevinçte kahkaha atmayı bilen kadınlar!
Gidenin arkasından hayır duası etmeyi bilen kadınlar!
Günümüz kutlu ve de umutlu olsun!
Bu arada, üretmeden tüketmeyen tüm kadınlara gönülden selam olsun!

Devamını Oku

DELAL

DELAL
3

BEĞENDİM

ABONE OL

Dünya adı verilen gezegenimiz, kendi ekseni etrafında dönerken, boşu boşuna harcadığımız zamanı asla geri vermiyor. Bu yüzden, hüznün ve sevincin bir arada olup, raflara üst üste konduğu hayatın içinde kalan anıları, bir avuç mutluluğu, biriktirmek gerek.
Gittikçe hızlanan bu dönüşün içinde, varsın “Sevgililer Günü” gibi gereksiz bir günün kutlaması da olsun!

Bizler, sonu iyi biten masallarla büyütüldüğümüz için sevgiye dair küçük detaylara takılır, doğaya, hayvanlara en çok da insanlara derin bir sevgi duyarız.
Bağlandıklarımıza da öyle körü körüne bağlanmayız.
Küçükte olsa vardır elbet bir sebebi!
“Aşk” ise afaki -Arapça’da gereksiz- gelir. Adem ile Havva’dan kalan eski bir yalan olup, samanlığın seyran olmadığı bir çağda olunduğu için de hepten toz duman oldu.
Müdanasız sevgiyi hayatının merkezinde tutabilenlere, paylaşabilenlere ne mutlu!
Gazeteciliğin dürüstçe yapıldığı, verilen haberlerin tarafsız olduğu yıllarda kapı koluna asılmasını dört gözle beklediğimiz gazetenin kokusudur aşk!
İlk defa açılıp okunacak kitap kokusudur aşk!

Sabahın ilk ışıklarında içilen kahve kokusudur aşk!

Gezegenimizin güney yönünden, kuzey yönüne gürül gürül akan ve adı gibi Gittikçe hızlanan bu dönüşün içinde, varsın “Sevgililer Günü” gibi gereksiz bir günün kutlaması da olsun!olan nehirde, Akdeniz’in sarı sıcak bir gününde Kurban Bayramı’n da kesilecek kuzularımız ve balıklarla yüzmektir aşk!

Çocukluğumuzda köy minibüsünden indiğimizi
görür-görmez, şanımıza hazırlanacak ziyafet sofrasına konmak üzere bahçedeki en besili tavuğu yakalamamızı isteyen ve tıpkı Emir Kusturica‘nın “Çingeneler Zamanı” filmindeki gibi bir coşkuyla narasını atan dayımın heyecanıdır aşk!
İşten eve doğru gelirken “Anne bir şey lazım mı? “ diye arayan kızımın sesidir aşk!
Oğlumun gördüğü herhangi bir çiçeğin sadece kafasını koparıp avucumun içine bırakırken ki “Anne gözlerini kapat” demesidir aşk!
Hayat arkadaşıma, kesene bereket dediğimde “Kesemize bereket” deyişidir aşk!
Elini öpmemize hiç izin vermeyen babamın, uzun yola çıkacağımız zaman öptürmesidir aşk!
Annemin, çok sevdiğimi bildiği bir şarkıya denk geldiğinde bana telefonla dinletmeye çalışmasıdır aşk!
Rahmetli kayınvalidemin bizi görünce baş örtüsünü düzeltmeye çalışmasıdır aşk!

Dünyaya gözlerini açan bir bebeğin annesi ile ilk göz temasıdır aşk!
Birinin ardından ağlamak, özlemektir aşk!
Affetmektir aşk!
Cam kenarı yapılan yolculuktur aşk!

Hayatınızda var olup,
suya-sabuna dokunmayan, “korkma, yanındayım” hissini vermesini bilmeyenlerden vazgeçmeyi de bilmek gerek.
Haziran ayında hasadı yapılıp harmana dökülen buğday başaklarını sapından ayırır gibi ayırın önce. Sonra harman sırasında buğday tanelerinin arasına karışmış küçücük çakıl taşlarını da ayıklar gibi ayıklayın.
İnsan görünümlü gerçek insanlar kalsın etrafınızda.
Dış görüntüsünü süsleyen değil, yüreğini süsleyen insanlar!
Gerçi herkesler akıl akıl diyor ama delal olan yani güzel ve sevimli olan kazanıyor bu devirde.
Akıl diyenlerdenim hep!
Ya siz?

Bir de kabuk bağladıkça soyulup atılan yara hali var aşkın. Diretmeden kabuğuyla bırakmak gerek.
Aşk, yara değil merhem olmalı. Aşkına sahip çıkmak adına mücadele edenlerin yalnızlaşması da var. Onları da anlamalı!
Gurur bilmez aşk ama dik duruş için silah olarak taşımalı!
Öyle bir büyü ki aşk, nereden geleceğini, nasıl geleceğini bilemezsiniz.
Doyumsuzdur.
Gönül koymak hiç olmaz!

Etrafınızdaki renkleri canlandıran, gülüşü güzel, sevdasının asla terk etmeyip delal katacak insanlar sarsın sizi, bizi!
Çalışıp çabalayarak, dirhem dirhem kazandıklarımızı, okka okka alan Dünya isimli gezegenimizi de sarsın delal!

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.