DOLAR

45,2229$% 0.07

EURO

52,8911% 0.04

STERLİN

61,2240£% 0.01

GRAM ALTIN

6.599,83%0,45

ÇEYREK ALTIN

10.751,00%0,47

TAM ALTIN

42.852,00%0,55

İmsak Vakti a 02:00
Hatay HAFİF YAĞMUR
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Reyhan Caner Ahmadi

Reyhan Caner Ahmadi

07 Mayıs 2026 Perşembe

Görülmek Çağı, Anlaşılmamak Çağı

Görülmek Çağı, Anlaşılmamak Çağı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

-REYHAN CANER AHMADİ YAZIYOR-

Hiç düşünüyor musunuz bunu?
Bu kadar görünür olduğumuz bir çağda neden kimse birbirini gerçekten tanımıyor?

Bakın, artık herkes ortada. Ne yediğini biliyoruz, nereye gittiğini biliyoruz, ne dinlediğini, ne giydiğini, kimle vakit geçirdiğini biliyoruz. İnsanların hayatına dair inanılmaz detaylara hâkimiz. Peki gerçekten tanıyor muyuz?

Bence hayır.

Çünkü artık insanlar kendini yaşamıyor, sunuyor.
Arada çok büyük fark var.

Mesela bir fotoğraf paylaşırken gerçekten o anı mı yaşıyoruz, yoksa nasıl görüneceğini mi düşünüyoruz? Bir yere gidince ilk refleks neden kameraya uzanmak oluyor? Mutlu olduğumuz için mi paylaşıyoruz, yoksa paylaşınca mı mutlu olmuş hissediyoruz?

Ben artık birçok insanın yaşadığı duygudan çok, o duygunun dışarıdan nasıl göründüğüyle ilgilendiğini düşünüyorum.

Ve bu çok yorucu bir şey.

Düşünsenize… Sürekli görünür kalmaya çalışıyoruz. Sürekli bir şey yetiştiriliyor: mutluluk, başarı, eğlence, enerji… Kimse kötü hissetmek istemiyor demiyorum; kimse kötü görünmek istemiyor. Aradaki farkı görüyor musunuz?

İnsanlar artık üzgünken bile estetik durmaya çalışıyor.

Bir de şu var:
Herkes konuşuyor ama gerçekten kim dinliyor? Birbirimizi anlamak için mi iletişim kuruyoruz, yoksa sadece görünür kalmak için mi?

Bazen sosyal medya bana dev bir vitrin gibi geliyor. Herkes en iyi hâlini koyuyor oraya. En güzel anını, en başarılı gününü, en mutlu yüzünü… Sonra insanlar dönüp kendi hayatına bakıyor ve yetersiz hissediyor. Ama kimse şunu düşünmüyor: Herkes vitrinde, kimse depo kısmını göstermiyor.

Bu yüzden insanlar tükeniyor bence.

Çünkü insan doğası sürekli performans göstermeye uygun değil. Sürekli güçlü görünmek zorunda hissetmek, bir noktadan sonra insanın ruhunu yoruyor. Kendin olamıyorsun. Hep bir imajı taşımaya çalışıyorsun.

Ve en kötüsü ne biliyor musunuz?

Bu kadar bağlantının içinde insanların giderek daha yalnız hissetmesi.

Herkes erişilebilir ama kimse gerçekten ulaşılabilir değil. Sohbet ediyoruz ama dertleşmiyoruz. Birbirimizin hikâyesini izliyoruz ama birbirimizin içini bilmiyoruz.

Belki de artık insanlar birbirini tanımıyor.
Sadece birbirinin içerik akışını takip ediyor.

Ve galiba modern çağın en büyük yalnızlığı da burada başlıyor.

Devamını Oku

Annelik Değişmedi, Dünya Değişti

Annelik Değişmedi, Dünya Değişti
0

BEĞENDİM

ABONE OL

-REYHAN CANER AHMADİ YAZIYOR-

Son zamanlarda sosyal medyada karşıma çıkan “anne tükenmişliği” videoları artık bir tesadüf değil, bir işaret gibi geliyor bana. İlk izlediğimde içimden geçen dürüst düşünce şuydu: “Bu kadar da zor mu gerçekten?” Çünkü zihnimdeki annelik tanımı bambaşka bir yerden geliyor. Daha sessiz, daha sabırlı, daha dayanıklı bir yerden.

Ama insan biraz durup düşününce mesele yüzeyde göründüğü kadar basit değil.

Eskiden annelik zordu ama yalnız değildi. Bugün ise yalnız ama aynı zamanda görünür. Bu ikisi arasındaki fark, belki de bütün tartışmanın merkezinde duruyor. Bir zamanlar bir çocuğu büyütmek bir çevrenin, bir mahallenin, bir ailenin işiydi. Şimdi ise çoğu kadın, görünürde her şeye yetişebilen ama aslında içten içe parçalanan bir düzenin içinde ayakta kalmaya çalışıyor.

Modern hayat anneliği sadece zorlaştırmadı, aynı zamanda onu ölçülebilir ve karşılaştırılabilir bir hale getirdi. Artık annelik sadece yaşanan bir deneyim değil, aynı zamanda sürekli sergilenen bir performans. Sosyal medyada kusursuz sofralar, yaratıcı etkinlikler, mutlu çocuklar ve hep gülümseyen anneler görüyoruz. Bu görüntüler belki gerçeğin tamamı değil ama insan zihni bunu böyle ayırmıyor. İçten içe şu soru büyüyor: “Ben neden böyle değilim?”

İşte tükenmişlik tam burada başlıyor. Fiziksel yorgunluk tek başına insanı yıkmaz. İnsanı asıl tüketen şey, yaptığı şeyin yetmediği hissidir. Ne kadar çabalarsan çabala, hep eksik kalıyormuşsun gibi hissetmek… Belki de bugünün anneliğini asıl zorlaştıran bu.

Ama mesele sadece bundan da ibaret değil.

Bence zayıflık değil bu yaşananlar. Aslında değişen şey, toplumun kendisi. Eskinin o “toplum görgüsü” dediğimiz, birçok şeyi sineye çekmeyi öğreten yapısı artık yok. Evliliklerin içinde insanlar eskisi gibi susmak zorunda hissetmiyor. Kimse kimseye kolay kolay “gözünün üstünde kaşın var” diyemiyor. Bu bir özgürlük mü, yoksa çatışmanın artması mı, orası tartışılır. Ama kesin olan şu ki; kavgalar daha görünür, tartışmalar daha sert ve ayrılıklar daha sık.

Bir de işin karanlık tarafı var. Ayrılığı kabullenemeyen, öfkesini yönetemeyen insanların şiddete başvurduğu örnekleri daha çok duyar olduk. Bu da evliliğin ve anneliğin üzerindeki duygusal yükü daha da ağırlaştırıyor. Kadın sadece çocuklar büyütmüyor; aynı zamanda kendini, evini ve hayatını da korumaya çalışıyor.

Üstelik buna bir de ekonomik sıkıntılar ekleniyor. Geçim derdi, gelecek kaygısı, hayatın pahalılaşması… Bunların hepsi zaten zor olan bir süreci daha da zor hale getiriyor.

Ve belki de en yorucu olanlardan biri: korku.

Bugünün dünyasında bir çocuk büyütmek sadece beslemek, eğitmek, sevmek değil; aynı zamanda sürekli korumak demek. Kötü niyetli insanlardan, sapkınlıklardan, şiddetten… Bazen komşudan, bazen akrabadan, bazen hiç tanımadığın bir çevreden bile sakınmak zorunda hissediyorsun. Bu sürekli tetikte olma hali, insanın ruhunu yoran görünmez bir yük aslında.

Tüm bunları üst üste koyunca şu daha net görünüyor: Bugünün annesi sadece çocuk büyütmüyor. Aynı anda hem iyi bir ebeveyn, hem güçlü bir birey, hem dikkatli bir koruyucu, hem de ayakta kalmaya çalışan bir insan olmaya çalışıyor.

Bu yüzden meseleyi sadece “tahammül azaldı” diye açıklamak bana eksik geliyor. Ama her duygunun olduğu gibi bunun da zaman zaman abartıya kaçabildiğini kabul etmek gerekiyor.

Belki de asıl mesele şu: İnsanlar artık yorulduklarını söyleyebiliyor. Ve belki de ilk kez, güçlü görünmek zorunda hissetmeden.

Bu kötü bir şey mi, yoksa geç kalmış bir dürüstlük mü?

Bunu zaman gösterecek. Ama kesin olan bir şey var: Annelik değişmedi, ama anneliğin yaşandığı dünya tamamen değişti.

Devamını Oku

Acının Gölgesinde Bayram

Acının Gölgesinde Bayram
0

BEĞENDİM

ABONE OL

-REYHAN CANER AHMADİ YAZIYOR-

Bir zamanlar bayram sabahları erken başlardı. Henüz güneş tam yükselmeden evin içinde bir telaş olurdu; ütülenen kıyafetler, mutfaktan gelen tatlı kokuları, kapı zillerinin heyecanı… Ama en çok da sesler vardı. İnsan sesleri. Kahkahalar, sohbetler, “nerede kaldın?” diye soranlar…
Şimdi ise bayramlar daha sessiz.
Garip bir sessizlik bu. Sadece teknolojinin getirdiği bir sessizlik değil; biraz da hayatın ağırlığından doğan bir suskunluk. Çünkü artık bayramlara sadece mesajlar değil, kaygılar da eşlik ediyor.
Ekonomik zorluklar, insanların omzuna görünmeyen bir yük bindirmiş durumda. Eskiden bayram alışverişi bir heyecandı; şimdi ise çoğu kişi için bir hesap meselesi. Kimine göre eksilen sadece sofralar değil, o eski rahatlık, o içten gelen neşe.
Bir yandan da dünya hiç olmadığı kadar gergin. Savaş haberleri, kayıplar, göçler… Ekranlara düşen görüntüler artık sıradanlaştı ama içimizde bıraktığı ağırlık hiç hafif değil. Uzak sandığımız acılar, aslında düşündüğümüzden çok daha yakın. Çünkü insanın yüreği mesafe tanımıyor.
Belki de bu yüzden bayramlar artık sadece bir kutlama değil, aynı zamanda bir hatırlatma. Hayatın kırılganlığını, sevdiklerimizin değerini, bugün yanımızda olanın yarın olmayabileceğini…
Teknoloji hâlâ elimizde. Mesajlar atılıyor, görüntülü konuşmalar yapılıyor. Ama hiçbir ekran, bir sarılmanın yerini tutmuyor. Hiçbir bildirim sesi, bir kapı zilinin heyecanını veremiyor.
Bu bayram, belki de biraz daha durup düşünme zamanı. Sadece kendimiz için değil, dünyanın dört bir yanında acı yaşayan insanlar için de…
Kaybettiklerimiz için bir anlık sessizlik, yaşanan acılar için içten bir dua…
Çünkü bayram, sadece sevinç değil; aynı zamanda paylaşmaktır. Acıyı da, umudu da…
Bu bayramda yitirdiğimiz canları saygıyla anıyor, yakınlarını kaybeden herkese başsağlığı diliyorum.
İyi bayramlar.

Devamını Oku

Altına Kaçan Bir Millet ve Ekonomi Psikolojisi

Altına Kaçan Bir Millet ve Ekonomi Psikolojisi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

-REYHAN CANER AHMADİ YAZIYOR-

Bizim memlekette ekonomi deyince aklımıza hemen üç şey gelir: dolar, altın ve geçim derdi. Ama bunlardan biri var ki yıllardır değişmez: ne zaman ortalık karışsa, insanlar hemen “Biraz altın mı alsak?” diye düşünür.

Altın bizim için sadece bir yatırım aracı değil; biraz da psikoloji, biraz da güven meselesi. İnsanlar paralarının değer kaybedeceğini hissettiğinde, refleks olarak güvenli liman arar. Bizde o limanın adı yıllardır altındır.

Aslında bu hikâye yeni değil. Anadolu’da altın yüzyıllardır bir birikim aracıdır. Bankaların yaygın olmadığı dönemlerde insanlar tasarruflarını altınla saklardı. Annelerimizin sandığında duran bilezikler, düğünlerde takılan çeyrekler, çocuk doğunca alınan küçük altınlar… Bunların hepsi eski bir tasarruf kültürünün parçalarıdır. Bugün teknoloji gelişti, bankalar çoğaldı, yatırım araçları arttı. Ama insanın içindeki eski refleks hâlâ duruyor. Ekonomide belirsizlik hissettiklerinde refleks hâlâ aynı: altına yönelmek.

Ama işin başka bir boyutu daha var: ülke ekonomisinin yönetimi ve dış borçlar. Ekonomi sadece bireylerin refleksinden ibaret değil. Hükümetin para politikaları, enflasyon kontrolü, faiz kararları, bütçe dengesi ve dış borç yükü… Bunlar doğrudan insanların psikolojisini etkiliyor. Mesela dış borçlar yükseldiğinde, devletin borç ödeyememe ihtimali kafalarda soru işareti yaratıyor. İnsanlar “Ya param değer kaybederse?” diye düşünüyor ve refleks olarak altına koşuyor.

Ekonomik güven azaldığında insanlar risk almak istemez. Para yatırmak yerine parayı korumayı düşünür. Yeni iş kurmak yerine beklemeyi tercih eder. Yatırım yapmak yerine “param değer kaybetmesin yeter” der. Bu yüzden Türkiye’de altına yöneliş sadece gelenek değil, bir ekonomik savunma refleksidir.

Ama burada kritik nokta şu: altın birey için güvenli olabilir ama ülke ekonomisi için tek başına çözüm değil. Kasada duran altın fabrikaya dönüşmez, yeni iş kapısı açmaz. Tasarruflar üretime dönüştüğünde ancak büyüme gerçekleşir.

Bizim ülke yönetiminde yapılan hatalar ve dış borçların yüksekliği, halkın bu güveni kaybetmesine yol açıyor. İnsanlar sadece kendi paralarını değil, ülkenin ekonomisini de güvenli limanlarda aramaya başlıyor. Bu yüzden ekonomik güven sağlanmazsa herkes kendi küçük limanına çekiliyor; altın da bu limanların başında geliyor.

Sonuçta ekonomi büyük ölçüde bir güven hikâyesidir. Güven olduğunda insanlar yatırım yapar, risk alır, üretir. Güven olmadığında ise herkes parayı saklamaya yönelir. Bizde o saklama alanının adı yıllardır değişmedi: altın.

Belki bugün altın fiyatlarını konuşurken kendimize şu soruyu sormalıyız:
Altın gerçekten mi yükseliyor, yoksa biz geleceğe güvenmediğimiz için mi altın bize daha değerli görünmeye başlıyor?

Devamını Oku

Hürmüz’de Kilitlenen Dünya

Hürmüz’de Kilitlenen Dünya
0

BEĞENDİM

ABONE OL

-REYHAN CANER AHMADİ YAZIYOR-

Dünya ekonomisi kilometrelerce uzaktaki küçük bir boğaza sıkıştı. Bugün o boğazın adı Hürmüz. İran’ın stratejik hamlesiyle boğaz kapandı, yüzlerce petrol tankeri ve kargo gemisi beklemeye başladı. Deniz durgun, ama piyasalardaki dalga çoktan yükseldi.

Hürmüz, küresel enerji akışının “ana arterlerinden” biri. Basra Körfezi’nden çıkan petrolün önemli bir bölümü ve LNG sevkiyatının büyük kısmı buradan geçiyor. Bu dar geçit kapandığında, enerji arz güvenliği doğrudan tehdit altında demektir. Petrol fiyatları yükselir, navlun ve sigorta maliyetleri artar, zincirleme olarak her şey pahalanır. Enerji ithalatına bağımlı ülkelerde akaryakıt ve temel ürün fiyatları fırlayabilir, enflasyon baskısı artar.

Küresel ticaret açısından da tablo kritik. Bekleyen tankerler sadece denizde değil, dünya piyasalarında da beklemeye yol açar. Zaman, maliyet ve risk üst üste binince, küçük bir kriz hızla büyük bir ekonomik sarsıntıya dönüşebilir.

Ama tarih bize şunu gösteriyor: Hürmüz tamamen ve uzun süre kapalı kalmaz. Büyük güçler devreye girer, diplomatik ve ekonomik baskılar artar. Yine de kısa süreli kapanmalar bile fiyat dalgalanmaları, zamlar ve belirsizlikler yaratmak için yeterlidir.

Bugün Hürmüz’de demirleyen tankerler, aslında küresel ekonominin kırılganlığını gözler önüne seriyor. Bu dar boğaz, milyarlarca dolarlık ticaretin ve hayatlarımızın ne kadar hassas bir dengede yürüdüğünü hatırlatıyor. Dünya beklemede, piyasalar beklemede, bizler de beklemedeyiz.

Hürmüz’ün kapanması sadece bir coğrafi olay değil; küresel ekonomi ve günlük hayatın nabzını doğrudan etkileyen bir alarm. Kim bilir, bu kriz bize enerji güvenliğinin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterecek.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.